Sinan Kahyaoğlu yazdı…

GİRİŞ:

Dünyada insanlar topluluk haline geldikten sonra devletler kurmuşlardır. Bu topluluklar daha sonra kendilerini isimlendirmişlerdir. Böylece uluslar ortaya çıkmıştır. Uluslar aynı zamanda dinlerini oluşturmuşlar ve bu dinlerini egemenlikleri için çevreye yaymaya başlamışlardır. Bazı uluslar kendi dinlerini kendilerine saklamıştır.

Dünyanın kuzey yarı küresinde orta kuşakta eski kıtaların doğusu ile batısı eski çağlardan beri uygarlık merkezleri olmuştur. Doğuda Çin, batıda Roma bu uygarlık merkezlerinin devletleri olarak öne çıkmıştır. Bu iki uygarlık merkezi arasında ise kurak Orta Asya bölgesi bulunur. Burada çeşitli topluluklar yaşamaktadır. Bunlar hayvancılık ile geçinirler. Göçebe toplumlardır. Bu büyük kurak alanın bazı yerleri özellikle güneyindeki Tanrı dağları etekleri verimli tarım alanlarıdır. Buralarda ise yerleşik hayat başlamış ve tarımla uğraşan gruplar ortaya çıkmıştır. Bu Orta Asya’da yaşayan göçebe gruplar kurak geçen yıllarda hayvanlarını besleyemediklerinden dolayı sıkıntılara uğramışlar ve bu yüzden yakınlarındaki yerleşik çiftçi toplum olan Çin coğrafyasına akınlar yapmışlardır. Çin’deki devletler ise kendilerini bu göçebe akınlarından korumak için kendine korunma duvarı olan Çin seddini yapmıştır. M:Ö.ki yıllarda Çin ile Akdeniz çevresindeki Roma imparatorluğu arasında İpek yolu adında bir ticaret yolu meydana gelmiştir. Bu yol üzerinde çeşitli ürünlerin ticareti yapılmıştır. Bu yolun en ünlü malı ipek olduğundan dolayı adına İpek yolu olarak denmiştir. Asya’nın güneyinde yer alan ve yine muson iklimi yaşanan Hindistan’dan ise deniz yolu ile Mısır üzerinden Roma’ya gelen başka bir ticaret yolu aynı yıllarda ortaya çıkmıştır. Bu yola ise taşınan mallardan dolayı Baharat yolu denilmiştir. İpek yolu üzerinde iki ulus vardır. Bunlardan birisi İç Asya’da yaşayan göçebe gruplar ile Hazar’ın güneyinde yaşayan Perslerdir. Persler ile Asya’nın göçebe grupları arasında tarihin kadim çağlarından beri bir mücadele başlamıştır. İç Asyalı gruplara bu dönemde İskitler veya Sakalar adı verilirdi. İskitler Hazar Denizi’nin kuzeyinden Karadeniz’in kuzeyine kadar egemen olmuşlardır. İç Asya’daki bu göçebe gruplar boylar halinde yaşamaktadırlar. Bu boyların kendi isimleri vardır. Bu boylar aynı zamanda kendi aralarında da şiddetli mücadele halindedirler. Bu boylar arasında güçlü liderler çıkarsa boy bu güçlü liderin etrafında birleşerek büyük bir devlet kurabilmiştir. Böylece kurulan devlet bu kuran boyun adını almaktadır. Hunlar, Avarlar, Alanlar, Uygurlar, Kalmuklar, Göktürkler, İskitler, Moğollar v.d. Kurulan bir devlet diğer boyları da dışlamamaktadır. Diğer boyların beyleri devletin yönetiminde söz sahibi olmaktadır. Devleti kuran lider ölünce yerine aynı derecede güçlü bir lider çıkmayınca devlet diğer boylar tarafından yıkılıp yerine başka bir boyun kurduğu yeni bir devlet geçmektedir. Böylece devletin adı da değişmektedir. Bundan dolayı İç Asya’da göçebe grupların kurduğu kısa ömürlü pek çok devlet ortaya çıkmıştır. Bu kurulan devletler dış ilişkilerde ya Çin ile ya da İran ile mücadeleler yapmışlardır. İran ile mücadelelerde İpek yolu hâkimiyeti esas amaçtır. İpek yoluna hâkim olunan dönemlerde İç Asya insanları mutlu yaşamışlar, fakat bu yolun hakimiyetinin kaybolduğu yıllarda ise sıkıntılar başlamış ve bu coğrafyadan çevreye pek çok göç olmuştur. Her göç gittiği yeri karıştırmış ve oralarda yeni oluşumların olmasına neden olmuştur.

390 yılında bu şekilde Batı Hun İmparatorluğunun yıkılması ile başlayan kavimler göçü Avrupa kıtasında yeni yerleşmelere neden olmuştur. Avrupa’ya gelen Hunlar Orta Avrupa’da büyük bir imparatorluk kurmuşlardır. Bu kavimler göçü sırasında Roma İmparatorluğu ikiye ayrılmış ve Doğu Roma İmparatorluğu İstanbul merkezli ortaya çıkmıştır. Daha sonra Bizans adını alacak olan bu imparatorluk doğusunda bulunan Sasaniler ile İpek yolu için mücadeleye başlamıştır. Fakat Bizans imparatorluğu hantal bir yapıdadır. Oysa Sasaniler daha dinamiktir. Bundan dolayı Bizans Sasaniler karşısında pek başarılı olamamaktadır.

BİZANS-GÖKTÜRK İLİŞKİLERİ:

552 yılında İç Asya’da kendilerine Kök Türk denilen bir boy kendi devletini kurar. Göktürkler İpek yolu için Sasaniler ile mücadeleye başlar. Sasaniler doğuda Göktürkler ile mücadele ederlerken batıda da Bizans İmparatorluğu ile mücadele etmektedirler. İran yaylası İpek yolunun düğümüdür. Bundan dolayı çok önemlidir. Bizans ise Sasaniler ile baş edememektedir. Sasanileri İpek yolunda devre dışı bırakmak için Bizans imparatorluğu Asya’ da kurulan bu yeni devletten yardım istemiştir. Bunun için 567 yılında Karadeniz’in kuzeyinden Göktürklere Zemarchos adında bir elçiyi göndermiştir. Bu elçi Bumin kağanı gitmiş ve orada Bizans’ın isteklerini belirtmiştir. Bu elçi dönüşünde yaşadıklarını kitaplaştırmıştır. Böylece batı kaynaklarına ilk defa Türk adı geçmiştir. Daha sonra hemen ardından bu sefer İstemi kağan Bizans’a Mahiah adında bir Sogdlu tüccar emrinde elçilik heyeti göndermiştir. Bu Göktürk heyeti İstanbul’a gelmiş ve 2.Jüstinyen tarafından büyük törenle karşılanmıştır. Bu arada İstanbul’a bazı Göktürk tüccarları da gelmiş ve ticaret yapmışlardır. Bu gidiş gelişler sırasında Çin’den de ipek böceği İstanbul’a getirilmiştir. Böylece Çin’in ipek üzerindeki tekeli kırılmıştır. İç Asya’da yaşayan gruplardan olan Göktürkleri adı daha sonraki yüzyıllarda batı tarafından tüm İç Asya insanlarına verilip Türk ulusu oluşturulacaktır. Artık Bizans’a göre Asya’dan gelen her grup Türk’tür.

Türkler Orta Asya’da yaşarlarken kendi ulusal dinleri Şamanizm’dir. Fakat yerleşik toplumlar olan Çin ile Hindistan ve İran’a gittiklerinde çeşitli dinlerle karşılaşmışlardır. Kendi dinleri yerleşik hayata uygun olmadığından dolayı bu yerleşiklerin dinlerini kabul etmişler ve kendileri de yerleşik hayata geçmişlerdir. Böylece Türkler arasında da bir göçebe unsur ile yerleşik unsur ayrılması başlamıştır. Göçebe Türkler yaylalarda hayvancılık yaparlarken yerleşik Türkler kentlerde esnaflık, ticaret ve tarımla uğraşmaktadırlar. Göçebeler ulusal dinleri olan Şamanizm’i devam ettirirlerken yerleşik Türkler ise yakınlarındaki yerleşik halkların dinlerini kabul etmiş durumdadırlar. Yerleşik Türkler göçebe Türkleri kaba diye ayıplamakta ve yermektedirler. Göçebe Türklerde yerleşik Türkleri yatuk diye yermekte ve onları tembel kabul etmektedirler. Türklerdeki bu yerleşik-göçebe sürtüşmesi tarih boyunca devam etmiştir. Yerleşik Türkler göçebeleri sürekli aşağılamıştır. Oysa gerçek Türk töresini ise göçebeler yaşatmışlardır. Devletler kurulurken göçebelerin bu dinamik yapısı fark edilip kullanılmış ama devlet kurulduktan sonra göçebeler ıslah edilmek istenmiştir. Devlet yönetiminde göçebelere yer verilmemiştir. Göçebeler ise bu duruma kızmış ve sürekli isyan ederek devletleri sıkıntıya sokmuşlardır.

Türkler Budizmi, Hıristiyanlığı, Yahudiliği, Zerdüştlüğü ve en son olarak İslamiyet’i kabul etmişlerdir. İslamiyet’in kabulü kolay olmamıştır. Emeviler eliyle Orta Asya’ya gelen İslamiyet ile Türkler arasında büyük mücadeleler olmuştur. Araplara köle olan Türkler savaşçılıkları ile İslam devletlerinde askerliğe başlamışlar ve kısa bir süre içinde yükselmişlerdir. Askerliği kontrollerine alan Türkler zamanla devletin yönetiminde etkili olmuşlardır. İlk Müslüman Türk devleti 940 yılında Karahanlılar olmuştur.1040 yılında da Büyük Selçuklu Devleti kurulmuştur. Selçuklu Devletini Oğuz Türkleri kurmuştur. Selçuklular Abbasi halifesini kontrol ederek aynı zamanda İslamiyet’in liderliğini de Araplardan almışlardır. Selçuklu Devleti zamanında bazı yeni terimler ortaya çıkmıştır. Kentlere yerleşmiş yerleşik Türkler Sünni İslamlığı yaşamaya başlamışlardır. Bunlar Arapça ibadet edip günlük hayatlarını ise Türkçe konuşarak devam ettirmektedirler. İslamiyet’in özellikle Hanefi ve şafi mezhebini benimsemişlerdir. Bu Türkler kendilerine Türk adını vermişlerdir. Bunlar Türk olarak anılmaktadırlar. Oysa göçebe olup hayvancılık ile uğraşan gruplar ise asıl Türk benim anlamında Türkmen olarak adlandırılmıştır. Bu Türkmenler İslam cilalı Ali taraftarı bir İslamiyet’i benimsemişlerdir. Onlara İslamiyet’i bu şekilde Ahmet Yesevi benimsetmiştir. Gerçekte eski inançları olan Şamanizm’i devam ettirmişlerdir. Onların bu yapısı kentlerde ve köylerde yaşayan ve kendilerini Türk olarak isimlendiren kesimler tarafından horlanmaya maruz kalmıştır. Bu çelişki sürekli devam etmiştir. Hayvancılık ile uğraşan kişilerin yerleşik hayata geçmesi mümkün değildir. Dolayası ile bu çelişki yüzyıllar boyunca sürmüştür. Göçebeler hareketli olduklarından devletler bunları rakip gördükleri devletlere karşı kullanmışlardır. Selçuklularda doğudan gelen bu göçebe Türkmenleri Anadolu’ya Bizans’ın üzerine sürmüştür. Malazgirt savaşı bu göçebelerin sayesinde kazanılmış ve göçebeler Anadolu’yu kendilerine yurt yapmışlardır. Bizans İmparatorluğu ise 11.y.y.da İran üzerinden Anadolu’ya gelen bu Oğuz gruplarına eski kaynaklarına dayanarak Türkmen adını vermiştir. 1200’lü yıllarda Kubilay hanlığına elçi olarak giden Marko Polo Konya ve Kayseri çevresini Türkomonya diye isimlendirir ve buralarda pek çok göçebe Türkmenin yaşadığını söyler.12.y.yda Anadolu batılılar tarafından Türkmanya olarak isimlendirilmiştir.

ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ SIRASINDA TÜRK-TÜRKMEN SORUNU:

Anadolu Selçuklu Devleti 1075 yılında İznik merkezli kurulmuştur. Aynı yıllarda İzmir merkezli Çaka Beyliği de kurulmuştur. Fakat haçlı seferlerinin başlaması Selçuklu Devletinin Konya’ya çekilmesine neden olmuştur. Selçuklular devlet yönetimi için doğudan Büyük Selçuklu Devletinden adam getirtmiştir. Bu gelen yöneticiler ise genellikle yerleşik kültür içinde yetişmiş Acem kökenli kişilerdir. Bunlar ise devlet yönetiminde kendi dilleri olan Farsçayı kullanmışlardır. Böylece devlet zaman içinde Farslaşmıştır. Bu durumu gören göçebe Türkmenler ise kızmışlardır. Gelen Fars kökenli yöneticiler aynı zamanda kendi kişisel servetlerini arttırma peşindedirler. Göçebe Türkmenler ise yoksullaşmaktadırlar. Bu durum isyanlara neden olmuştur.1240 yılında bu Türkmenler Baba İlyas önderliğinde ayaklanmışlardır. Bu isyanı Selçuklu zorla bastırmış ama ardından gelen Moğol saldırısını durduramamıştır.1243 yılındaki Kösedağ savaşını kaybeden Selçuklular Moğolların kontrolüne girmiştir. Bu dönemde Türkmenler Selçuklu tahtını ele geçirmek istemişler ve 1271 yılında Türkmenleri savunan Cimri’yi tahta geçirebilmişlerdir. Karamanoğlu Mehmet Bey vezir olmuş ve ünlü Türkçe fermanını yayınlamıştır. Âşıkpaşa yazdığı Garipname’de Türkçenin itibar görmemesinden yakınmıştır. Bu dönemde Yunus Emre ve daha sonra Kaygusuz Abdal Türkçe yazmışlar ve Türkçeyi savunmuşlardır. Bazı yazarlar göçebe kültürünü muhafaza eden Karamanlıların uygarlık merkezi olan Konya’yı yönetemeyeceğini ifade etmektedirler. Farsça yönetimi incelik, Türkçe yönetimi kabalık olarak görmektedirler. Selçuklu 1300’lü yılların başında yıkılmış ve yerine beylikler kurulmuştur. Osmanlı Beyliği uygun şartları nedeniyle büyümüş ve zamanla tüm Trakya ile Anadolu’ya hâkim olmuştur.

OSMANLI’DA TÜRK-TÜRKMEN SORUNU:

Osmanlı ilk kurulduğu dönemlerde Türkmen kökenlidir. Fakat devlet kurumsallaştıkça Türkmen kültüründen uzaklaşmıştır. Özellikle İstanbul’un fethinden sonra Türkler devlet yönetimden iyice dışlanmıştır. Devlet devşirme olan Balkan kökenli insanların eline geçmiştir. Bu kişiler ise devlet yönetiminde Türkçe, Farsça, Arapça ve Balkan dillerinin karışımı bir dil olan Osmanlıcayı oluşturmuşlardır. Bu dil ise göçebelere çok zor gelmektedir. Yine Osmanlı döneminde de kentlere yerleşen Türkler Sünni Hanefiliği kabul etmekte ve refah içinde yaşamaktadırlar. Oysa göçebeler dağda bayırda yokluk ve yoksulluk içinde hayatlarını sürdürmektedirler.

Osmanlı kaynaklarında Türkler için koyun gibi insanlardır çok verimlidirler denilirken Türkmenler için kurt gibi insanlardır, laf dinlemezler kontrolleri çok zordur denilmektedir. Koyun gibi dediği Türkler köylerde ve kentlerde yaşayan Arapça ibadet edip Türkçe konuşan insanlardır. Oysa kurt gibi dediği Türkmenler ise dağda bayırda hayvancılık ve tahtacılık işleri ile uğraşan, Türkçe ibadet edip günlük işlerinde Türkçe konuşan insanlardır. Türk denilen yerleşik grup hayvancılık yapan göçebe gruplara ise sürekli yürüdüğünden dolayı zaman içinde Yörük adını vermişlerdir. Yörük kaba saba incelik ve nezaket bilmez adam anlamında aşağılayıcı bir kavram olarak kullanılmaya başlanmıştır. Hayvancılık haricinde ağaç biçme işleri ile uğraşan gruplara ise yaptığı işten dolayı Tahtacı denilmiştir. Kuzey Ege’de bu gruplara Yörükler kadar dolaşmadıklarından dolayı Türkmen adı verilmiştir.

16.y.y.da Azerbaycan’da Safevi Devleti kurulunca Osmanlı ile arası hoş olmayan bu Türkmenler Safevi Devletine göç etmeye başlamışlardır. Bu durum Osmanlı ile göçebelerin arasını açmıştır. Göçebeler eski inançlarını İslam ile harmanlamış durumda Türkçe ibadet eden gruplardır. Osmanlı bu gruplara Kızılbaş, Rafizi, Işık tayfası gibi isimler takmıştır. Zamanla iftiralarda atılmış ve bu verilen isimler hakaret olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Osmanlı kayıtlarında “bi idrak etrak” kelimeleri de pek çok kez kullanılmıştır. Bu kelimeler “idraksız Türk” demektir. Osmanlı’nın “idraksız Türk” dediği unsur göçebe Türkmenlerdir. Bu dönemde kentlerde ve köylerde oturup tarım ve esnaflık ile yaşamını sürdüren grup ise artık kendilerini Müslüman olarak tanımlamaya başlamışlardır. Türk kelimesi Türkmenler için kullanılmıştır. İdraksız Türk aslında Türkmenlerdir. Bu uyuşmazlık yüzünden Osmanlı ile Türkmenler arasında sürekli sorunlar çıkmış ve sürekli isyanlar olmuştur. Osmanlı bu göçebe Türkmenleri yerleşik hayata geçirmek ve onlardan faydalanmak istemiştir. Fakat yerleşik halk göçebelerin yerleşmesini istememişlerdir. Bu sürtüşme 19.y.y.la kadar devam etmiştir. Bu yüzyılda sömürgeciliğe başlayan Avrupa devletleri Osmanlı coğrafyasını etraflı olarak incelemeye başlamışlardır. İngiltere bu yüzyılın sonlarına doğru Sünni Hanefi mezhebi dışında olup göçebe yaşayan bu grupları bir çatı altında toplamak için onlara Alevi adını vermiştir. Bu yüzyılda Alevi adı altında toplanan gruplardan da yerleşik hayata geçenler olmuştur. Bu grupların kurduğu köylere Türkmen köyü veya Alevi köyü denilmiştir. Bu yüzyılda Avrupa’da milliyetçilik hareketleri sonucu ulus devletler ortaya çıkmaya başlayınca Osmanlı’da da kıpırdanmalar başlamıştır. Büyük devletler Osmanlı’yı sıkıştırmak için özellikle Osmanlı’daki etnik grupları kışkırtmıştır. 1829 yılında Yunanistan devleti kurulmuş ve Balkan ulusları da bağımsızlık için mücadelelere başlamışlardır. Osmanlı ise bu darbeleri Osmanlılık kimliği altında birleşmek fikri ile aşmak istemiştir. Fakat başarılı olamamıştır. 1912 yılında Balkan savaşları ile Balkanlar elden çıkmış ve Balkanlarda ulus devletler kurulmuştur. Balkanların elden çıkması ile Osmanlı’da milliyetçilik düşüncesine dönmüş ve 1912 yıl ilk defa Türk Ocakları kurulmuştur.1913 yılında Türkçülük akımı başlamıştır. Fakat hangi Türkçülük?

Türk kavramında bir birlik yoktur. Bazı yörelerde Türk kavramı hala göçebe Türkmenleri ifade eden Kızılbaş olarak adlandırılmaktadır ki yerleşik unsur bunu kabul etmemektedir. Onlar kendini Müslüman olarak görmektedir. O zaman Tük ocaklarının ileri gelenleri Türk olarak Selçuklular dönemindeki yerleşik unsurun kullandığı Türk kelimesini kullanmaya başlamışlardır. Böylece Türk demek Müslüman Sünni Hanefi mezhebine bağlı Arapça ibadet eden, günlük işlerini Türkçe gören yerleşik hayat yaşayan insan demektir. Bu kavram Cumhuriyet döneminde kabul gördü. Kurtuluş savaşının Türkçülüğü bu Türkçülüktü.

Osmanlı Türkçülük akımına dönünce Türk kültürünü araştırmaya başladı. Türk kültürü için göçebe Türkmenler ve Yörükler araştırıldı. Çünkü otantik kültür bu göçebe gruplarda yaşamakta idi. Mustafa Kemal’de bu unsura güveniyordu. Toros dağlarında tek bir Türkmen çadırı varsa korkmayın derken göçebelere güvendiğini ifade ediyordu. Çünkü kentlerdeki Türk isimli kesim gerekirse düşmanla işbirliği yapabiliyordu. Çünkü bu grupların içinde pek çok etnik unsur vardır. Oysa göçebeler ırken Türk kimliğini hala muhafaza eden gruplardı.

TÜRKMENLİK:

Türkmenlik hem ırken, hem inanç olarak bir bütünü ifade eder. Asıl amacı ırkının kanını korumaktır. Ekonomik uğraşısı hayvancılık veya ağaç işçiliğidir. Türkmenlikte iç evlilik esastır. Dış evlilik yapan Türkmenlikten çıkar. İç evlilikle kan ve ırk korunur. Aile esastır. Tek evlilik vardır. Çok evlilik yasaktır. Bekârlık ayıplanır. Evlenen kişilere ayrı yurt açılır. Çocuklarının olması teşvik edilir. Göçebelerin çocukları az ve yaşları arasında fark fazladır. Bunun nedeni doğan çocuğun kendini gezdirebilecek duruma gelmesi ve ardından kardeşi olursa ona bakabilmesidir. Çünkü aile sürekli hareket halindedir. Her grubun bağlı olduğu bir ocak vardır. Bu ocak dinsel merkezdir. Bu dinsel merkez olan ocaktan gelen dedeler toplumun dini ritüellerini yapar. Dede nezaketinde yapılan cemlere yabancı kişiler alınmaz. Alevi dahi olsa başka ocaktan kişiler alınmaz. Çünkü ocak ocak üstünde yanmaz. İbadetler Türkçe yapılır. Türkmenler Türkçeden başka dil bilmezler. Hayat tarzları kendilerine özgüdür. Yerleşik köylerde ve kentlerde yaşayanlara karşı belli bir hayranlık duyarlar. Ama onların Arapça ibadetlerine bir türlü ısınamazlar. Sünni yerleşik köylerde yaşayanlar kendilerini Türk veya manav olarak isimlendirir. Göçebeler yerleşik hayata geçince kendi aralarında toplanarak köyler kurmuşlardır. Böylece ortaya Türkmen köyleri çıkmıştır. Türkmen köylerinde cami yoktur. Dede en büyük evde Türkçe cem yapar.

1960’lı yıllarda Türkçülük kavramı Hanefi Sünni mezhebine mensup yerleşik yaşayan ve günlük dilde Türkçe konuşan ve Arapça ibadet eden farklı etnik unsurdan oluşan grupları ifade etmeye başlamıştır. Bunlar kendilerini asıl Türk olarak görüp Türkmenleri ise Kızılbaş solcu ve devlet düşmanı olarak görmüşlerdir.

Böylece Türk kavramı iki anlama gelmektedir. Birisi ırk diğeri ise dinsel anlamdır. Irk anlamında tüm Asya’da yaşayan Özbekler, Azerbaycanlılar, Kazaklar, Kırgızlar, Sahalar, Yakutlar, Tatarlar, Başkurtlar, Türkmenler, Gagauzlar, Macarlar v.d. Türk olarak kabul edilmektedir. Oysa dinsel anlamda Türkiye’de yerleşik köylerde ve kentlerde yaşayan Sünni Hanefi mezhebine bağlı günlük işlerinde Türkçeyi kullanan ırken karışık Müslüman olarak kabul edilmektedir. Bu grup zaman zaman Türklüğü de ret edip kendilerini sadece Müslüman olarak tanımlamaktadır.

Bu ikinci anlamadaki Türk kavramı 1970’li yıllarda kendisini Türk-İslam sentezi olarak tanımlamıştır. Böylece o eski Türk kavramı ile Müslüman kavramını sentezlemiştir. Bu görüş kendisinden başka kimseyi Türk olarak kabul etmemiştir. Fakat eski Türk kültürünü bilmediğinden dolayı Türk kültürü olarak uydurma bir kültür oluşturmaya çalışmış ama başarılı olamamıştır. Kendisine varlık olarak ta Türkmen ve alevi düşmanlığını seçmiştir. Böylece Türklük davasında olan bir görüş asıl Türk kültürünü yaşatan unsuru yok etmek için mücadele vermeye başlamıştır. Türkçülük yapan bir görüşün Türk kültürünü Türkçülük adına yok etmeye çalışması ise kara mizahtır. Bu ekolde yetişen bilim adamları da Türk tarihini ve kültürünü din adına perdelemişlerdir.

Türkmenler ise kendilerini Türkmen olarak ifade ederler. İnançlarına Türkmenlik adını verirler. Türkmenlik onlar için milli bir dindir. Yabancılar istese de giremezler. Cemlerinde bağlama çalarlar ve nefes söylerler. Türkmenler Anadolu’daki tüm Alevileri Türkmen olarak kabul ederler. Onlara göre Türkmenlik Aleviliktir. Bağlama çaldıklarından dolayı halk müziği Türkmenler sayesinde gelişmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Bağlama Türkmen çalgısı olarak kabul edilmektedir. Kendini Müslüman olarak kabul eden ve Türk olarak tanımlayan kesim ise bağlamayı aşağılamıştır. Türkü derlemesi yapan kişiler Türk ve Yörük köylerine gittiklerinde “köyümüzde öyle kötü şey yoktur, siz Türkmen köylerine gidin” diye karşılanmışlardır.

Yörükler yerleşik hayata geçince Sünniliği kabul etmişler fakat kendilerini Türk olarak kabul eden yerleşik köyler tarafından kabul görmemiştir. Hala yerilmektedirler.

Günümüzde camiye gitmek Türk olmak olarak algılanmaktadır. Türkmenlere göre camiye gidersen Türk olursun ve Türkmenlikten çıkarsın. Türklere göre ise saz çalarsan Türkmen olursun ve Türklükten çıkarsın. Saz Türkmen çalgısıdır ve aşağılıktır. Saz yerine Kuran öğrenmek gerekir.

SONUÇ:

Orta Asya’da boy adı ile yaşayan ve ortak dil kullanan gruplar kendi boy adı ile devletler kurmuşlardır. Kendi aralarındaki mücadelelerde kendi kurdukları devletleri yıkıp yerine başka bir boy adı ile başka devletler kurmuşlardır. Bu coğrafyada yaşayan grupların ortak ekonomik uğraşısı hayvancılıktır. Dolayısı ile göçebe bir hayat mevcuttur. Kıtlık yıllarında göçebe bu gruplar çiftçi olan yakın komşulara saldırmışlardır. Bazı yıllarda da bulundukları coğrafyadan batıya doğru göç etmişlerdir. 390 yılındaki büyük göç kavimler göçü diye anılır.552 yılında Avarları yenen Göktürkler kendi devletlerini kurmuşlar ve İpek yolu için Sasanilerle mücadele etmeye başlamışlardır. Kurdukları devletin adı boy isimleri olan Kök Türk Devletidir.

Bizans’ta Sasaniler ile İpek yolu için mücadele halindedir. Sasanileri devre dışı bırakmak için 569 yılında Göktürklere elçi göndermiştir. Elçi Zemarchos dönüşte gördüklerini yazmış ve Bizans imparatoruna sunmuştur. Böylece Türk adı batı kaynaklarına ilk defa geçmiştir. Daha öncekiler kendi boy isimleri ile anılmaktadır.

İslamiyet İç Asya’ya Emeviler döneminde gelmiş ve büyük mücadeleler olmuştur. Karahanlılarla Türkler İslamiyet’i kabul etmişlerdir. İslamiyet’i kentlerde yaşayan Türkler daha çabuk kabul etmiştir. Böylece Türk dünyasında iki farklı Türk anlayışı ortaya çıkmıştır. Birisi kent ve köylerde yaşayıp çiftçilik veya esnaflık yapan Sünni Müslüman Türkler ile diğeri yaylalarda hayvancılık yapan ve eski inançlarını devam ettiren göçebe Türkler. Bu ayrım gün geçtikçe derinleşmiştir. Kentlerdeki Türkler kendilerine Türk derken göçebe Türkler asıl Türk benim anlamında kendilerine Türkmen demiştir. Kentli Müslüman Türkler Arapça ibadet etmekte ve Türkçe konuşmaktadırlar. Göçebe Türkmenleri Ahmet Yesevi İslamiyet’le tanıştırmıştır. Böylece bugün Alevilik dediğimiz yol ortaya çıkmıştır.

Selçuklular ve Osmanlılar döneminde de bu ayrım devam etmiştir. Osmanlılar yerleşik Türkleri koyun gibi uysal göçebe Türkmenleri ise kurt gibi yırtıcı olarak tanımlamıştır. Türkler denilen yerleşikler daha sonraki yıllarda kendilerini sadece Müslüman olarak tanımlayarak Türklük kavramını terk etmişlerdir. Onlara göre Müslüman Arapça ibadet eden ve Türkçe konuşan kişidir. Ayrıca kendilerini en hakiki Müslüman görmektedirler. Göçebe Türkmenler ise onlara göre kâfirdirler. Osmanlılar ise yerleşikler Türklük kavramını terk edip kendilerine sadece Müslüman deyince, göçebe Türkmenlere Türk diyerek onları aşağılayıcı terimler üretmiştir. Anadolu’yu da Türk yurdu yapanlar bu göçebe Türkmenler olmuştur.

1912 yılındaki Balkan harbinde Balkanlar elden çıkınca Osmanlı’da da milliyetçilik düşüncesi belirmiş ve o yıl ilk defa Türk Ocağı kurulmuştur. Fakat bu ocağın Türk anlayışı nasıldır? Bu belli değildir. Daha sonra aslı Türk kültürünü yaşatanların göçebeler olduğu görülmüş ve göçebeler hakkında bilimsel araştırmalara girişilmiştir. Türk kavramının iki anlamı olduğu görülmüştür. Bu iki anlam şöyledir. Birisi Irki anlam ki buna göre dünyadaki tüm Türkler Türk’tür. Kan esastır. Bu Türkler farklı inançta olabilirler ama kan esas olduğundan Türk’türler. İkinci anlam ise Anadolu’da yaşayan ve Sünni Hanefi mezhebine mensup Arapça ibadet eden ve Türkçe konuşan ırki yönden karışık Müslüman anlamındadır. Bu grup zaman içinde kendisini Türk den ziyade sadece Müslüman olarak tanımlamaktadır. Cumhuriyet birinci anlayıştaki Türk milliyetçiliği üzerine kurulmuştur. Cumhuriyetin kurulmasından sonra Türkçülük tekrar dinsel anlamına kaymış ve asıl Türk kültürünü yaşatan göçebe Türkmenler Türklükten dışlanmıştır. Fakat Türkçülük yapan dinsel Türkçüler Türk kültürüne yabancı olduklarından dolayı kendilerine göre bir Türk kültürü oluşturmaya başlamışlardır. Fakat bu durumun garipliği hemen ortaya çıkmıştır. Bu dinsel anlamdaki Türkçülük daha sonra siyasette Türk-İslam sentezine dönüşmüştür.

Burada Türkçülük Müslümanlık anlaşıldığından dolayı ilerleyen günlerde Sünni İslam misyonerliği haline gelmiştir. Dinsel Türkçülükte önemli olan kubbeli camidir. Camiye giren Türk olur. Oysa göçebe ırki Türkmenlikte asıl olan kandır. İbadet Türkçe yapılır ve ibadetler Cem olunarak icra edilir. Cemlerde saz çalınır, nefesler söylenir ve semahlar dönülür. Cemler yabancı kesime kapalıdır. Bu kapalılıktan dolayı bu kesim dinsel Türkçüler tarafından iftiralara uğramışlardır. Dinsel Türkçüler bağlama çalmayı da Türkmen olmakla eş görmüşlerdir. Türkmenlerde camiye gitmeyi Türk olmakla eş görmüşlerdir. Kuzey Ege’de Türk köyleri, Türkmen köyleri ve Yörük köyleri mevcuttur. Türk köyleri Sünni Hanefi, Türkmen köyleri alevi, Yörük köyleri Sünni Hanefi hayvancı köylerdir. Birbirleri ile karışmazlar. Bu köylerden Türk köyleri en eski köyler olduğundan diğer köyleri yergin görürler. Oysa asıl Türk kültürü Türkmen köylerinde yaşatılmaktadır. Türk köyleri ile Yörük köylerinde cami mevcut iken Türkmen köylerinde cami yoktur. Türkmenlik yolu yürütülür. Yani Türkçe cem yapılır.

Kaynakça:

Akdağ M.-2010-Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, YKY, İst.

Tokalak İ.-2006-Bizans-Osmanlı Sentezi, Gülerboy Yay. İst.

Ostrogorsky G.-1999-Bizans Devleti Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara

Bailly A.-2006-Bizans İmparatorluğu Tarihi, Nokta Kitap, İst.

Cahen C.-1979-Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, E Yay. İst.

Sümer F.-1980-Oğuzlar(Türkmenler),Ana Yay. İst.

Turan O.-1984-Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi, Nakışlar Yay., İst.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz