TASAVVUF: BİLİNMEZİ BİLİNİR KILMAK

Basit ve düz bir söyleyişle tasavvuf, felsefedeki idealist ekol içinde yer alan, Tanrı’nın nitelikleri ile evrenin oluşumunu ve insanı, varlık birliğini (Vahdet-i Vücud) felsefesine uygun biçimde açıklamaya çalışan dinsel ve felsefî bir akım olarak tanımlanabilir. Ünlü edebiyatçı Ağâh Sırrı Levend’e göre tasavvufta ana fikir, evrenin ancak bir tek vücudu bulunduğuna inanmak, başka varlıkları, o vücudun tecellilerinden ibaret saymaktır. Tasavvuf bilimi ise, tasavvuf akım ve inancının açıklamalarını ve yorumlarını yapan bir bilim dalıdır. Tasavvuf neşvesi, tasavvuf inancını benimseyenlerin duydukları huzur ve erince sûfîlerin verdiği ad olup insanla Tanrı’nın baş başa kaldığı bir evreyi anlatır. Sonuçta bu aşamada insan Tanrılaşır, Tanrı insanlaşır gibi görünür; zaten en son amaç turab ve halk olmaktır, ana hedef budur. Bir başka söyleyişle tasavvuf, Tanrı, evren ve insan üçlüsünü bir bütünlük içinde görme olgusu yanında, insanın Tanrı ile başka insanlarla, dahası insanın bizzat kendisiyle olan içsel ilişkilerini belli yöntemlere göre, bir bütün içinde arama, açıklama şekli olup, bu yolun en eski toplumlardan başlayarak zamanla oluşup geliştiği de yadsınamaz. Bu bakımdan tasavvufun kaynağını Mezopotamya, eski Mısır, Hind ve İran geleneğinde, Orta Asya steplerinde ve bu geleneklerden esinlenen Grek, Yeni Eflatunculuk felsefesinde, ilkel yerel kültürlerde arayanlar olmuştur ki, bunların az da olsa doğru iz sürdüklerini, gerçeğin oturduğu yerleri bildiklerini duraksamasız söylemeliyiz.

Görülen odur ki; Hind dünyasında, bütün mabutların üstünde ezelî ve ebedî bir tanrı (Brahma) vardı ve bu Brahma eşyanın (mebdei), bilinen ilk    “kaynağı”ydı. İnsan için sonsuz mutluluk Brahma’nın vücudunda yok olmaktı. Budha mezhebine göre ruhun amacı son aşama olan “nirvana”ya kavuşmaktı. Gerçekte nirvana bir tür yokluk evresidir ki, İslâm tasavvufunda bu evre, fenâfillâh (Allah’ta yok olma) aşaması olarak tanımlanıp nitelendirilir. Ancak, bu ateşe girenlerin hâl’i nice oldu, bilen var mı, varsa söylesin, yoksa sussun!.. Yok!..

Eski Mısır’da ise, hayır-iyilik mabudu (Osiris) ile şer mabudu (İsis)  algılanması olanaksız bir Tanrı’nın tecellileri olarak kabul edilirdi. Günümüzden beş bin yıl önce Mısır’da Hermes adında bir terzi yaşadı, bu terzi, tabir caizse, yüz bin yıllık bilinç diyalektiğinin oluşturduğu bir inciydi; beş bin yıldan beri, gök ve yer ölçüleri içinde parlayan bütün ışıklarda, bu terzinin yarattığı kıvılcım vardır; onun için, insanlığı en fazla etkilemiş olan bu terzi, Mısır papirüslerinde Hermes Tut (Toth) adını taşır. Hermes’in öğretisi Eski Mısır Uygarlığı’nın temel taşı idi. Sümerler onu Ningşzidda adıyla bilirler. Yunanlılar ona Ermiş ya da üç kez bilgin anlamına gelen trismegiste diyorlardı. Bu bilge kişi, Yaradan’ın mesajlarını yeryüzünde ilk taşıyandı. Yahudilere göre onun adı Honok’tu. Musevilerin ezoterik geleneği içinde Kabbalacılar Hermes’i gizemli bir peygamber olan Enok ile eş tutmaktaydılar; Araplar onu Hermes-ül-Heramise adıyla anarlar. Kur’an’a göre o, Âdem ve oğlu Şit’ten sonra gelen üçüncü peygamber İdris’tir. Kısas-ı Enbiya onu şöyle anlatır; ”Hazreti Şit’ten sonra peygamberlik İdris Aleyhisselâma geldi. Ve ona dahi otuz saife nazil oldu. Kalemle yazı yazan ve elbise diken ilk insan odur. Ondan önce insanlar, hayvan derisi giyerlerdi. İdris Aleyhisselâma göklerin esrarı açılmıştı. Sonunda Tanrı, onu diriyken göğe kaldırdı. Hazreti İdris göğe çekildikten sonra insanlar doğru yoldan ayrıldılar, putlara tapar oldular. Tanrı, onlara Nuh Aleyhisselâmı gönderdi”1 Oysa Yunan kaynakları onun kırk iki yapıtının bulunduğunu yazmaktadırlar. Matematik, mimarî, tıp, astronomi konularında ilk bilgilerin ona ait olduğu söylenir. Bir iddiaya göre, Mu inanışına ait kutsal metinlerden oluşan Mısır Ölüler Kitabı’nın ilk bozulmamış hali ve önemli metinleri onun elinden çıkmıştır. Hermes’in bu değerli papirusları kay bolmuştur. Onun hakkında bütün bilgileri Mısır, Yunan ve Yahudi kaynaklarından öğrenmek teyiz. Tevrat’a göre “Ve Yared yüz altmış iki yaşında Hanok’un babası oldu. Hanok üç yüz yıl Tanrı ile yürüdü ve Hanok’un bütün günleri üç yüz altmış beş yıl oldu ve gözden kayboldu. Çünkü onu Tanrı aldı.” Tevrat’ın hesabına göre terzi Hermes, ilk insanlardan biridir, altıncı kuşaktandır. Baba-oğul dizisi şöyle sıralanır: Âdem (930 yıl yaşamış), Şit (912 yıl yaşamış), Enoş ( 905 yıl yaşamış), Kenan (910 yıl yaşamış), Mahalel (895 yıl yaşamış), Yared (962 yıl yaşamış), Hermes ya da Hanok (365 yıl yaşamış)…Tevrat, Hermes’in İ.Ö. 3000 yılında yaşadığı bilindiğine göre, insan soyunun günü müzden on bin yıl önce başladığını bildirmektedir.2 Oysa bilim, günümüzden kırk milyon yıl önce insana pek benzeyen yaratıkların yaşamaya başladığını hesaplamıştır. Terzi Hermes’in kendinden sonraki bütün düşünsel akımlara ışık tutan düşüncesi şudur: “İnsanlar ölümlü tanrılardır, tanrılar ise ölümsüz insanlardır.” O, evrensel düşünü bunun üzerine kurar. Bu düş şöyledir: Kocaman boşluğun en altında ölümlük yeri dünya vardır, en üstünde de ölümsüzlük yeri Zuhal yıldızı…Zuhal yıldızı, evrensel aklın bütün gizlerini taşımaktadır, yedinci ve son kattır, ölümsüzlüğe orada erişilir. Zuhal, parlak bir ışık içindedir. Ruhlar oradan koparak, dünyaya doğru düşmeye başlarlar. Bu düşüş bir sınavdır. Düşüş, büyük ışıktan, inildikçe yavaş yavaş koyulaşan karanlığa doğrudur. Işık ruh, karanlık maddedir. Ruh, kısa bir sınama için yeryüzüne inip maddeyle birleşecek, ama maddeye boyun eğmeyecektir. Ruhun maddeye boyun eğmesi, ona yenilmesi demek, sonsuz olarak yok olması demektir. İnsan ruhu, tümel ruhun (Tanrı’nın) çocuğudur. Sınavı kazanamazsa, o ruhta bulunan tümel ışık (Tanrısal nur) sönecek, ışık yalnız başına çıktığı yere dönerek ruhu karanlıkta bırakacak tır. Ruh da, ışıksız kalınca karanlığın içinde eriyip tükenecektir. Büyük boşluk, inen çıkan ve arada eriyip tükenen sayısız ruhların kasırgasıyla kavrulmaktadır. Sınavı kazanan ruhlar, yedi kat göğe başarıyla yükselip ölümsüzlüğe kavuşurlar. Salt gerçeği (mutlak hakikatı) öğrenirler. Maddeye boyun eğmeyen başarılı ruh, yeryüzündeki kısa sınavını verdikten sonra, ilk basamak olarak aya yükselir. Ay, düşünce dehasıdır, elinde gümüş bir orak tutar, doğumları ve ölümleri düzenler. Ruhları cesetlerden kurtararak büyük ışığa doğru çeker(cezbeder). Göğün ikinci katını yöneten Utarit yıldızıdır. Utarit, soyluluk dehasıdır, sınavını başarıyla vemiş ve birinci katta cesetlerinden ayrılmış ruhlara çıkacakları yolu gösterir. Bu kata çıkan ruhlar, soyluluklarını (asaletlerini) kanıtlamış ruhlardır. Üçüncü katı Zühre yıldızı yönetmektedir. Zühre, aşk dehasıdır, elinde aşk aynasını tutar, birbirlerini unutan ruhlar aşk aynasında birbirlerini bulurlar. Dördüncü kat gök, güneşin egemenliği altındadır. Güneş, güzellik dehasıdır, başarı ışıkları saçmak tadır, pırıl pırıldır. Başarılı ruhlar, ölümsüzlüğe yükselebilmek için böyle bir tüm güzellikten geçerler. Güneş, onları tatlı ışıklarıyla okşayarak ölümsüzlüğe hazırlar. Beşinci katı Merih yıldızı yönetir. Merih tüzenin (adaletin) dehasıdır, elinde tüzenin keskin kılıcını ve terazisini tutmaktadır. Altıncı katı yöneten Müşteri yıldızıdır. Müşteri, bilimin dehasıdır, elinde büyük gücün asasını tutmaktadır. Ye dinci ve son katsa, ölümsüzlüğe kavuşulan büyük aydınlık, tümel aklın tüm sırrını saklayan Zuhal yıldızının katıdır.Akıl bu değin yücedir, uludur. Akıl evrenin en büyük mucizesidir. Tabi insanlara göre; ruhları ölümsüzlüğe götüren, dünya sınavında, onların iradesini kullanarak, güçlerine dayanarak, tümden acı çekerek elde ettikleri aydınlık Bilinç’tir. İnsan bu bilince kavuşabilmek için, yükselmeyi ister, bunu istemek yeter.Yükselen ruh, aydınlık bilincine dayanarak, tüm güzellik, tüm güç, tüm akıl olacaktır. Buysa aslında ölümsüzlüktür. Terzi Hermes’in öğretisi kaba hatlarıyla bundan ibarettir.Sen de terzi Hermes olduğunu unutma. Makasını ve ipliğini iyi kullan.O cennet’te, sen dünyada terzilik yap. Biç dik.

Terzi Hermes’in (peygamber İdris’in) bu öğretisi, eski Mısır’ın Teb, Men phis tapınaklarının büyük ve kutsal gizidir. Bu yüzden de hiçbir papirüste yazıl mamıştır.Sadece yer altında gizlenmiş bir mağaranın duvarlarına kazılmıştır. Bunu tapınak başkanlarından başka kimse bilemez. Başkanlar ondan ışıklanırlar. Işığın ardına düşen varır güneşe saplanır. Kalabilirsen orada kal, büyü. Kes biç.

Hermes’in öğrencilerinden Asklepios, büyük ustası Hermes’in:”İnsanlar ölümlü tanrılardır, tanrılar da ölümsüz insanlardır” sözünü şöyle açıklar: ”Eşya nın dışı, içi gibidir. İçle dış arasında hiçbir ayrılık yoktur. Küçük büyük gibidir. Küçükle büyük arasında hiçbir ayrılık yoktur. Evrende hiçbir şey ne iç, ne dış, ne küçük, ne büyüktür. Bir tek yasa ve o yasanın gördüğü bir tek iş vardır. Bu sözlerin anlamını anlayan, gerçeği görür. Kimi insanlar, bu anlayışları, olağanüstü çabaları ve yetkinlikleriyle öteki insanların görmediklerini görebilirler. Oysa nedenler nedeni daima gizlidir. Çünkü sonsuzluk, pek kısa bir zaman olan ve gene pek kısa bir son olan mekân içinde anlaşılamaz ve anlatılamaz. Bizler, ancak, öldükten sonra onu anlayabilir ve anlatabiliriz. Çünkü, yaşarken zaman ve mekânla sınırlıyız. Sınırsızlık, sınırlılık içinde kavranamaz”1Gizemin kapısından ilk giriş böyle başlamaktadır. Sınırsızlık tüm kapıların açık tutulduğunu gösterir, sen korkup çekinme yürü git, hiç durma. Zaten boşsun, dolmaya çalış..

İşte bütün dinleri kaplamış bulunan ışık-karanlık diyalektiği bu sözlerden kaynaklanmaktadır. Unutmayınız ki, İzis Tapınağının kapısındaki heykelin altında şu söz yazılıdır: ”Yüzümdeki örtüyü hiç bir ölümlü kaldıramadı. Doğru değil mi, var mı kaldıran? İnsanları bilinmezlerin bilinmezine çekip götüren işte bu büyülü sözdür. Söz ilktir, söz son olmasın, hep sürsün. Ama içini doldur.

Eski Yunan âleminde Sisamlı, ünlü matematikçi Pythagoras (öl. M.Ö. 584) ve yandaşları, maddi âlemin ardında ve ötesinde bir düşünsel âlemin var lığına inanıyorlar ve “bu âlem sayılar âlemidir” diyorlardı. Onlara göre bu sayı (adet) mükemmelin tâ kendisiydi ve sayıların hepsi de sonunda “Bir”e indirgeniyordu. Aslında bu bir küllî ahenk, yani Allah’tı. Ksenophanes (öl.M.Ö. 600) ise, ”fânilerle kıyaslanamayan bir tek Allah vardır.” diyordu. Ksenophanes evrenin içinde kabul ettiği bu Allah için “nereye baksam aynı varlığın tecellileriyle karşılaşıyorum.” diyordu. Baldıran zehiri içerek M.Ö. 470 yılında ölen Sokrates’in ünlü “nefsini bil, kendini tanı” sözü, daha sonraları, İslâm dininde etik ve tasav vufun temel ilkelerinden biri olacaktı. Eflatun (Platon) (öl. M. Ö. 427) ise, eşya nın, “kendi zâtı ile kaim” bir varlığa sahip olmadığına inanıyor, eşyanın bütünde ve “kendi zâtı ile kaim” bir takım gerçeklerin yani (idea)’ ların varolduğunu ileri sürüyordu. Ruh, cismin karanlık hapishanesine düşmeden önce bu “idealar âlemi”nde idi, ve orada bu idea’ların bütünü olan (küllî misâl) ulu ve tek Tanrı’yı görmüştü (temaşa). Stoacılar, insanın da evrenin de ruh ve bedenden yapıldıklarını, insanın küçük ölçüde bir evren olduğunu; evren’in ruhunun da tek Tanrı anlamına geldiğini söylüyorlardı. Böylece İnsan, evrenin bir parçası olduğunu anlayınca, ölüm korkusundan kurtulacaktı. Çünkü bu anlayış içinde artık ölüm, ruhun ortadan kalkması değil, giderek evrenin ruhuyla birleşmesi, bir anlamda, ölümsüz ebedî âleme geçmesiydi. İnsan, karanlıkların zifiri soyutluğuna götürülmektedir. Karanlık en büyük tanrı, en büyük enerjidir, dalan yiter. Karanlık seni emip bitirmeden sen o büyük Karanlığın gücünü emme yollarını bul!..

Musevîlik’te ise, bu dinin kitabı olan Tevrat, Allah’ın asıl kudretinin kelâm (söz) suretinde oluşup tecelli ettiğini ve bütün mevcudâtı yani varolan her şeyi Tanrı’nın yarattığını kabul eder. Öyleyse, insan usunun bu varsayımdan çıkaracağı temel olguyu özetle söylersek o da şudur: Evren, bir bakıma Kelâmullâh’tır, yani Tanrı sözüdür. Evren bile ne olduğu pek bilinmeyen bir sesten, ünlemeden doğmuştur. Sesin gücü dudağının arasında gizli, sıkı tut. Ses de O’dur.

İskenderiye felsefe ekolu ise, zaman süreci olarak M.Ö.20’lerde, Allah’ın vücud-u mutlak ve kemâl-i mutlak olduğuna, değişmediğine, çoğalmadığına, kelâm ile tecelli ettiğine inanır. Allah dünyayı yoktan var etmiştir. Bu dünyada görülen bütün “yaratılmış”lar (mahlûkat) daha önce, manevî âlemde var olan öncesiz düşüncelere, temel kavram kalıplarına göre vücud bulup husule gelmişlerdir. Kalıpların içine atılan akıl, yalınlaşmak zorundadır. Uçup gitsinler!

Yeni Eflatunculuğun kurucusu olan Plotinos (M.S.205) ise, giderek aklın, vücudun ve töz’ün (cevher) üstünde bir Tanrı kabul etmiş, O’na yüce başlangıç (mebde-i ulâ) demiştir. Plotinos’a göre, bu duyulur âlemin, yani mahsusât âlemi nin üstünde bir de anlaşılır âlem (mâkulât âlemi) vardır. Mahsusât âleminde görülen yaratılmışlar, mâkulât âleminin sonsuz görünümünden ibarettir. Temel yapı ve işleyiş bundan başka bir şey değildir. Ayrıca onlara göre, Tanrı akıl yoluyla bilinemez. Tanrı’yı bilmek ve onun mutlak güzelliğine ve iyiliğine erişmek için ancak vecd ve cezbe (ekstasis) yolu açıktır. Aslında bu dahi gerçek bir aşamadır ve bu aşamaya, severek, aşkla, yani dünya ile ilişkilerini keserek, tümden Tanrı’yı sevmekle ulaşılabilir. Bütün yaratıklar ve özellikle insanlar, Allah’ın kulu ve yaratığıdır. Allah, evreni, herhangi bir kimse için değil, kendisi için, kendi güzelliğini görmek için yaratmıştır; Tanrı kendini sınamaktadır; bu konu üzerinde ilerideki bölümlerde açıklamalarda bulunacağız. Gerçek nedir?

İslâm mistisizminin adı Tasavvuf olup İslâm inançlarının ışığı altında oluşup biçimlenmiştir; bazı düşünür ve yazarlar İslâm tasavvufunu gerçek mistisizmden tamamıyla ayırıyor, önceden ve sonradan gelen etkileri kabule yanaşmıyorlar. Oysa, tasavvufun, her yönden gelen ve büyük birikimler oluşturan, derinden patlamalar yaratacak gizli etkilenmeler altında değişik bir kimlik kazanarak özgür ve özgün olduğu bir ortama yönelmeyi arzuladığı inkâr edilemeyecek değin açık tır. Her yönden gelen bu etkilenmeler de normal sayılmalıdır. Tasavvuf gökten zenbille inmedi, indirilmedi. Kamutanrıcı (panteist) felsefeyle yoğrulan Bâtınîlik, Ehlibeyt esini ve yorumlarıyla birlikte tasavvufa ‘Varlık Birliği’ anlayışından Kur’ân’ı özgün biçimde derinlerine inerek, en dipten kökünden tutup, altını üstü ne getirerek, delik deşik ederek yorumlayan bir türü daha oluşturarak, “İçerikçi liği” kazandırdı, diyebiliriz. Bütün bu araştırıcı-katışmalar sonucu, tasavvuf yeni aşamalara, yeni bilimsel yöntemlere ulaşmış, yeni yollar, yöntemler bulup geliş tirmiştir Cenazeyle geldi. Ölümü yaşadı, yaşamı doğurdu, yaşamı yaşadı. Sen doğdun, sen kimi yaşayacak ve yaşatacaksın, zaman bilir mi, bilmez mi? Bekle.

“Hiçbir sonlu varlık öteki sonlulara kendini ‘Allah adına’ empoze edemez” Paul Tillich böyle der ama, İnsan evrenin “künt-ü kenzi” yani gizli hazinesidir, insan, Tanrı’nın konuşan dili, söyleyen ağzıdır. Kelâmullâh-ı nâtıktır.İnsan Hakk’ın bir mukaddes kitabıdır. Sen seni bilirsen yüzün Hüda’dır; bilmezsen Tanrı senden cûdadır. Hz. Ali, insanın özelliğini ona seslenerek şöyle anlatmaya çalışır: “Sen kendini küçük bir beden sanıyorsun; oysa ki, koskoca bir evren sendedir. Sen ey insan, açıklayıcı bir kitap gibisin; harfler içindeki gizleri açığa vuran araçlardır. Derman sende, ama senin bundan haberin yok; derdin sende, ama sen hiç görmüyorsun..”derken; Hacı Bektaşi Veli ise bu gerçeği şöyle dile getirir: “Tanrı’yı kendi özümüzde, kendi özümüzü Tanrı’da bildik. Delili şudur ki, Resulullâh ‘Her kim kendi nefsini bildi, Allah’ı bildi’ buyurmuştur. Kendi nefsini bilmeyen, Rabb’ini nice bilebilir ki?” Yunus Emre insana aynı açıdan bakarken bin bir tür görüp, bu olguyu akılla, bilimle, gerçekle örerek, şöyle şiirleştirir:

İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir;

Sen kendini bilmezsin, yâ nice okumaktır

Yine aynı konuda Hacı Bektaş Veli “Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayınız. Düşmanınızın da insan olduğunu unutmayınız.” derken, İnsanlık bölünmeden, ayrıcalıklardan acı çekti çekiyor. Yunus Emre bu düşünceyi somutlaştırarak şiirsel bir dille özünü tümele yönlendirerek bakın nasıl ifade ediyor, bir görelim:

Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan

Halka müderris olsa hakikatte asidir

Biz sözü yine ulu Pir’e bırakalım:

Hararet nârdadır sac da değildir

Keramet baştadır, tac da değildir

Her ne arar isen insanda ara

Kudüs de, Mekke de, hac da değildir

Gelin biz bu sözleri, 13.yy.’a ait tarihsel bir öykü ve içi buram buram tasavvuf dolu, saf insanın öyküsü, yüreği, düşüncesi olan ve geleceklere uzanıp seslenen gerçek ve öyküsel bir alıntıyla seslendirip bağlayalım:

“Bir gün, Karamanoğlu II.Mehmet Bey (öl. 1423) Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin’i (1358/65-18.12.1416/20) sarayına çağırtıp ziyafet verdikten sonra, kendisinden kerâmet göstermesini ister. Şeyh Bedreddin, Karamanoğlu’na toprağı göstererek onun ne olduğunu sorar. Karamanoğlu, toprak olduğunu söyler. Bedreddin, yemyeşil ağaçların, yemişlerin, rengarenk çiçeklerin nereden bittiğini sorar. Karamanoğlu, gülerek yerden bittiğini belirtir. Bedreddin, şarıl şarıl akan suların ve pınarların nereden çıktıklarını sorar. Karamanoğlu, onların da topraktan çıktığını söyleyince, Bedreddin şu yanıtı verir: “Ey Padişah! Bizden sen kerâmet istersin. Dünya kerâmetlerle doludur. Bu yolda toprak olursan bütün yemişler senden biter; için dışın kerametle dolar ” yanıtını verir( M.S.Yaltkaya, age. 1935, s.247). Âdem en büyük keramettir. Sen kendini oku!.. Gerçeği gör!..

****

Büyük Bektaşi ozanı ve düşünürü Kaygusuz Abdal (1341-1444) ise, konuya daha gerçekçi, daha dobra dobra bir gözle bakarak, daha açık biçimde, yalın bir kılıç gibi yaklaşırken, insanlara şöyle seslenir: “….Her ne arar isen kendinde ara. İster cenneti, ister cehennemi veya ister meleği, ister şeytanı, ister karanlığı, ister aydınlığı; bütün bunların hepsi insanın kendisinde özünde mevcuttur. İnsan varlık ağacının meyvesi gibidir. Bir ağacın meyvesi olmazsa zevki de olmaz. Âriflerin bildiği ağacın kendisidir. Bal demekle ağız bal olmaz. Dervişlik, koku almayla, hırka giymeyle olmaz. Başıboş gezene taç verilmez. Her canlının göbeğinden misk kokusu yayılmaz. Her kamışın içinde şeker olmaz. Her midye kabuğunun arasında inci bulunmaz. Gönlü ve gözü açık olan ârifler, cümle âlemi kendi vücudunda görür ve haberdar olurlar. Bir zamanlar ben bu yerin ve göğün içindeydim, şimdi yer ve gök benim içimde görünür. Bütün bu kâinât benim özümdedir. Sözün aslı şudur ki; sen seni bil. Eğer sen seni bilmezsen, melekzade de olsan, şehzade de olsan sonra dilenci gibi çaresiz ve muhtaç kalırsın. Eğer sultan isen emin ol, can isen çok temiz ol, ten isen toprağa karışıp toprak ol. Sonunda yine can olursun; kul isen sultan olursun. Zira, kendi özünü bilene atasının kanı helâl, kendi özünü bilmeyene anasının sütü dahi haramdır. Öyleyse şimdi fırsat elde iken nâdanlığı (cahilliği, kabalığı) bırak; bir mürşid-i kâmile eriş, ârif ol, âlim ve ehl-i dil sohbetine gir. Tâ ki gönlünde hikmet ve marifet çeşmeleri aksın Hulkun (tabiatın) Hz. Muhammed (S.A.V)’e, huyun Hz.Ali’ye benzesin. Deniz gibi derin, yer gibi sakin olasın ve od (ateş) gibi çiğ pişiresin, su gibi daim bir yola akasın. Ve yel gibi her bir yeri seyrân eyleyesin. Tedbiri elden salub taktiri bilesin. Tâ ki ömrün zâyi etmemiş olasın. Gönül gözünle bak ve gönül kulağınla dinle. Zira sözün aslı gönüldür. Hakk gönüldedir. Gönlünden ha beri olmayan, şekeri kamıştan ayıramaz. Gönül bahrine dalan, inci tutkunu ise, onu bulur ve çıkarır. Zira gönlü, Hakk kendi için yarattı; ”Her kim beni isterse, gönüllerde bulsun,” dedi.” (Budalanâme, Risâle-i Kaygusuz, Kitâb-ı Miglâte ve Vücutnâme adlı mensur eserlerinden seçmeler-hazırlayan-derleyen: Abdurrahman Güzel, age.1983, Kültür Bakanlığı yayınlarından ) Ey insan her şey bu değin açık, yeter ki sen, acılar içinde kıvranan bir bebek gibi boşluğa bakan saf biri ol. Ey derviş! Söz yine senle benim ama ne söyleyebiliriz: Şaşırma, hayret bizi yerken, biz bizi yemeyelim, gerçeği hayretlerin özünde bulalım, gerçekleri geze geze!

Tanrı ile çok yakın ilişkisi olduğu şiirleri ile saptanan koca Yunus şöyle der:

Gönül Tanrı’nın tahtı/Tanrı gönüle baktı

İki cihan bedbahtı/ Kim gönül yıkar ise

Bu kitaptaki yazıdan resimlerde, tasavvufun gerçek yüzünü, içini, dibini, portresini göreceğiz. Karanlık gölün ortasına halıyı kim serdi ki sen hemen oturdun.

Bir anlamda sanki evrende her şey çift yaratılmış gibi. Örneğin doğru ile yanlış, acı ile sevinç, ışık ile karanlık, inanç ile inançsızlık, sevgi ile nefret, iyi ile kötü. Yoksa bize mi öyle geliyor? Biz yaratılanlar, özellikle de canlılar arasında biz insanlar, sayısız zıdların, çelişkilerin derin ve sonsuz uyumları içinde semâh eden sarmalında dürülmüş bir evrende sıkılmadan yaşamak cüreti göstermekten acaba memnun muyuz? Şöyle ki; yağmurun yıkayıp götürdüğü vahşi ve rüzgârlı gece gün için ağlayan gözyaşlarından bir gölcük bıraktı geride. İşte o insanın gönül çukurudur. Öyleyse gel, tutkunun esiri olma! Cömert ol, özgürlük bohçanı herkese aç. Turablaş, engin ol! Çünkü; yaşam, karşıt şeylerin gizemli bir öyküsü gibi görünüyor. Yaşam ne ki, görünmeze açılır, onu kim çözdü? İnsan ol!.. Yoksa:

-“Kim hem gülebilir; hem de yüksekte durabilir”(Nietzsche).Tabi salt bir göz olan: İnsan. İnsan kim, neci, kendi içinde binlerce daire taşıyan bir halkacı!

-“Er geç bir gün gelir, zevk kendini ödetir” (Shakespeare).Zevk, Tanrı’ysa katlan, değer!İnsan denilen halkacının yarattığı her şey iç içe ve sorunlu, çöz, durma.

-“Lezzet aldığım şeylerden ne kaldı? İçinde yapayalnız kaldığım bir mağara” (Ab dülaziz er-Râsibi).Ne yazık ki insanlar, o mağarayı da çoktan yaşanmaz hale getirdiler! Gerçekten durum böyleyse, bu sonuçlara şunları da ekleyerek, rotamızı belirleyip ilkelerden sapmadan, ödünsüz, onurlu ve gizemli yolculuğa başlaya biliriz:Unutma ey insanoğlu bu yolculuk, çok çetin bir yolculuktur. Çünkü bu, Tanrı’dan Tanrı’ya değin sürecek bir yolculuktur, dayan. Düşme, yürü! Koş,uç.

“Başkalarının kendisini görmemesi için gözlerini kapayan çocuklar gibi, insanın da hiçbir şeyi görmediğinde kendisinin de görülemeyeceğine inanmaya eğilimi vardır.” (Lichtenberg) görüş ve inancına dayanarak; onlardan çok uzak insanlar olarak, salt bir göz olarak evrenleri gör ve yut, üzerlerinde hiç durma, onlar;

-“Sürüklendikleri yönde kara olduğuna kendilerini inandırmaya çalışırlar. Yaşa mak istemi düşüncelerini şaşırtır; dünyayı hoşlanacakları biçimde görmeye başlarlar. O, onlara bir de kara görme umutlarını pekiştiren bir harita verir. Bir kez daha küreklere sarılırlar; kolları yorgunluktan düşene dek, umutları kırılmış, etrafı tarayan bakışları dalgadan dalgaya gezinir, durur. Bu, düşünceyi yadsımış yaşama isteminin yolculuğudur.”(Albert Schweitzer) umuduyla, onlar bu yolculuğu hep sürdürmek isteyeceklerdir. Çünkü çaresizlik yoktur. Yaşam yeni yol, yeni umut, yeni yolculuklar, yeni ufuklar ve yeni bir dünya demektir. Bunlar için her şey yol göstericidir, araçtır, arayıştır, öze uzanmadır. Yerinde ve zamanında kullanmasını bil. Hep, ara. Kimi, kimleri arıyorsun belli mi be garibim?

Öyleyse, buyurun tüm yüklerinizle gemimize binin, ama korkmayın, çünkü ge mimiz Nuh’un gemisidir. Sonunda mutlaka esenlikli bir kurtuluşu vardır, şimdiden uzakta da olsa bir ışık görünmektedir. Yine unutmayın ki, biz ummana dalmaya gidiyoruz, bataklığa değil!.. Ummanı hiç gördün mü be kör adam? Ama:

-“Biz hiçbir zaman aldatmayız, ama hep kendi kendimizi aldatırız” (Goethe). Doğru! İyi gör! Ama neye, niçin, nasıl baktığını, bakacağını belirle, durma ara!

-“Âlemin bana yaptığı ne olursa olsun, benim bana yaptığım daha müthiştir. ”(Oscar Wilde) Çünkü ben, arayarak ve dönerek, tıpkı evrenler gibi döne döne yaşamayı seçiyorum. Nasıl yapacaksın bunu, rezil olursun yoksa? Ne güzel!

Böylece, varacağın yer kesin olarak belli değilse bile, rotan çizilmiştir artık!.. Her şeyi bir sınav sorusu bilerek yoluna devam et. Çünkü “günahını bilme, kurtuluşun başlangıcıdır.” (Epikuros). Haydi “kabir pişmanlıkların denizi olmadan” çalışmalarına başla!…Zira “Bu dünya hayatı sadece oyun ve oyalanmadır. Asıl hayat ahiret yurdundaki hayattır”1 Kaldı ki, “Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim”(Montaigne). Bana “her şey, her şeyle ilgiliyse ve her şey diğer her şeye açılan bir pencereyse” bu yolculuğu dene, niye denemeyesin, bakın, tohum ağaca, ağaç meyveye, meyve tohuma, harman açlığa uzanan yeni başağa gebe ve en sağlıklı belgedir bu, gelin bilimde, tasavvufta bunları harf harf okuyalım, yorulmayız ve yanılmayız, yol yolcuyla birleşmeden, gerçeğin tozu olalım.Yolun yolcusu bile suya düştü. Su ol, uslan!

İbn-i Arabî’nin dediği gibi: “İşte ben, meyveleri olgunlaşmış bir bahçeyim; meyveleri bir araya toplanmış bir bahçe. Öyleyse, sen benim perdelerimi kaldır. Ve benim yazdığım bu yazıların, bu satırların içerdiği şeyleri oku!”2Gerçeği görmek, güzelliği tatmak istiyorsan! Evrenin içine dalıp kara deliklerden geç! Ara.

Yine İbn Arabî’ye göre, ”tasavvuf, Allah’ın ahlâkiyle ahlâklanmaktır”(Futûhât al Mekkiyye c.2,s.351-353). Zaten Hz. Peygamber’de “ben ahlâk güzelliğini tamamlamak için gönderildim” sözüyle bu gerçeği açıkça üzerinde dura dura vurgulamaktadır. Yalanı, yanlışı mı var? Var, öyleyse ara bul. Git hayır deme.

Öyleyse “tasavvuf, nefis tezkiyesi ve tasfiyesidir”(Cavid Sunar,Tasavvuf Tarihi s.164).Hocam doğru da bu dediklerini sana kim nasıl veriyor sen onu söyle?

****

Demek ki, tasavvuf bir tür mutluluk bilimi demektir. Tasavvuf, gerçekte İslâm’ın özü ve gerçek yüzüdür, tasavvuf, İslâm dini ile başlamıştır, dış ve iç hâllerimizi geliştirip güzelleştirerek her şeyin üstündeki ebedî mutluluğa eriştirir, giderek tüm evreni kitabımız kılar; isterseniz gelin bu kitapta Mevlânâ’nın yedi ilkesini, tasavvufun götürülmek istenenen üst düzey noktalarına çıkıp, tasavvufun içine gerçek yüzüne bakarak onları birlikte okuyup görelim:

Cömertlik ve yardım etmede Akan su gibi ol,

Şefkat ve merhamette Güneş gibi ol,

Başkalarının kusurunu örtmede Gece gibi ol,

Hiddet ve asabiyette Ölü gibi ol,

Tevâzu ve alçakgönüllülükte Toprak gibi ol,

Hoşgörürlükte Deniz gibi ol,

Ya olduğun gibi görün; Ya göründüğün gibi ol. (Mevlânâ).

13.yy.aydınlanmasının ana/temel ilkelerinden 7’si bu şiirde gizlidir! Cömertlik-yardım; şefkat-merhamet; başkasının kusurlarını örtme; hiddet ve asabiyeti yenme; Hoşgörü-tevazu ve görün düğün gibi olmak. İşte insan yapısına gizlenmiş yedi ırmak, sen de sekizinci ırmak ol, yeter ki durma, durmadan ak.

 

 

1 Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hülefa, 1323 baskısı s.4; Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi 8. basım s.31; Erdoğan Çınar, Aleviliğin Gizli Tarihi İst. 2004 s.207 vd.

2 Tevrat, Tekvin kitabı, 5. bap, 18-24

1 Orhan Hançerlioğlu a. g. e.s 33

1 Ankebut, 29/64

2 Ali Dündar, Muhyiddin ibn Arabî’den Altın Öğütler, Kozmik Kitapları, İst. 2005

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz