Tartışma konusu olan diğer bir kavram ise Ehl-i beyt’tir. Tevellâ ve teberrâ tanımlanırken Ehl-i beyt kavramı üzerinden anlatılmaktadır. “Ehl-i beyt’i sevmek ve ona dost olmak, dostuna dost olmak, Ehl-i beyt’e düşman olana düşman olmak gibi”  Peki, burada Ehl-i beyt deyince neyi anlıyoruz, Ehl-i beyt kimlerdir?  Ehl-i beyt’i oluşturan bireylerin yakınları da Ehl-i beyt’ten sayılır mı?

Alevîlikte, inanç, ibadet, kurum ve sosyal ilişkiler doğrudan Ehl-i beyt üzerine kurulur ve bütün bunlar Ehl-i beyt üzerinde cisimleşir. Bu bakımdan da Ehl-i beyt, Alevîliğin bütününü teşkil edecek kadar belirleyicidir. Alevîlikteki Ehl-i beyt anlayışının merkezinde “Ali” bulunmakta ve bu Ali de Muhammed-Ali ikilisiyle birlik oluşturmaktadır. Muhammed-Ali ikilisinin bütünlüğü tanrısal nurdur ve bu nur Oniki İmam’a ve onların soyundan olan dedelere intikal etmiştir. Alevîliğin temel kurumlarından olan cem, musahiplik ve dedelik, Muhammed-Ali ikilisi üzerine kuruludur. Bu kurumlar, Alevî olmanın temel şartları arasında yer alır ve yapılması zorunludur. Aynı zamanda kurumlar içerisindeki konumları da kendi soylarından gelen Ehl-i beyt’e miras kalmıştır (Taşğın, 2004: 273–281).

Ehl-i beyt’teki, “ehl” ile ahali aynı kökten gelmekte olup kişiler demektir. “Beyt” ise ev demektir. Yani ev halkı anlamına gelir. Hz. Muhammed’in ev halkı için kullanılan bir terimdir. Bazı Sünnîler ev halkı kavramından hareketle Hz. Muhammed’in eşlerini de Ehl-i beyt’e dâhil etseler de hadisler ve Ahzâb sûresi 33. âyetin tefsiri incelendiğinde Ehl-i sünnet içinde çok az bir grubun iddia ettiği gibi “Peygamberin eşleri de Ehl-i beyttendir” düşüncesinin doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır (Teber, 2008: 143–144).

Ehl-i beyt kavramı genişletilerek Hz. Peygamber’in eşlerini (Uludağ, 1989: 306–307), torunu Hz. Zeyneb’i, Oniki İmam’ı, Hz. Ali’nin diğer eşlerinden olan çocuklarını (Celal Abbas, Muhammed Hanefi vd.) hatta Selman-ı Farisî’yi de içine alacak şekilde zaman zaman ifade edilmiştir.

Kur’an’daki Ahzâb sûresinin otuz üçüncü âyeti; Ehl-i beyt’e sadakanın haram olması ile ilgilidir. Çünkü zekât, nezir ve kefaret insanların kiridir. Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ehline sadaka helal olmaz. Zekâtın insanların kiri olması, onlara haram kılınmasının nedenidir. Peygamberimizin hediyelerden yiyip sadakadan yemeyişi de Ehl-i beyt’e sadakanın haram olduğunun bir göstergesi olduğuna işarettir. Aynı zamanda Ehl-i beyt mevlalarına da sadaka haramdır. Çünkü bir kavmin azatlı (mevlâ)’sı o kavimdendir. Mesela Selman-ı Farisî’nin azat edilmesine Peygamberimiz sebep olduğu için Ehl-i beyt’ten sayılırdı. Ehl-i beyt’ten olanlara zekât yerine ganimetlerden pay verilirdi (Aktaran Sarıcık, 2003: 13).

Hz. Peygamber’in Ehl-i beyt’ine kimlerin dâhil olduğu meselesinde farklı görüşler mevcuttur: Bazı rivayetlere göre Resül-i Ekrem, Zeyneb ile evlendiği gün başta Ayşe olmak üzere bütün hanımlarının odalarını dolaşmış, her birine. “Allah’ın selamı üzerinize olsun ey Ehl-i beyt!” diye hitap etmiş ve onların Ehl-i beyt’in asıl mensupları olduğunu vurgulamıştır (Buhârî “Tefsir”, 33/8).

Ehl-i beyt kavramında ve algılanışındaki bu farklılığın nedenleri arasında öncelikli olarak siyasal sebepleri sayabiliriz. Müslümanlar arasında meydana gelen çatışmaların merkezine de Ehl-i beyt meselesi oturmuş ve çatışmalar sonucunda da Ehl-i beyt bir anlamda unutulmuş hatta kaybedilmiştir. Ehl-i beyt, önceleri Arapların, sonrasında mesiyanik (mehdici) alt yapısı olan toplulukların mitleri haline dönüşmüştür. Oysa hepsinde de Ehl-i beyt ile beraber yaşayabilen ve herkesi kuşatan bir din ortadan kalkmış veya yaşayabilme imkânını ortadan kaldırmıştır. Bunun tam tersinden Arap olmayan topluluklar arasında doğruluğu yanlışlığı bir yana ama Ehl-i beyt İslam’ın kabulü anlamında önemli bir işleve sahip olmuştur (Taşğın, 2004: 273–281; Yıldız, 2004a: 297–298).

Kur’an âyetlerinde geçen Ehl-i beyt ifadesi ile kimlerin kastedildiğini Hz. Peygamber Müslümanlara beyan etmiştir. Şura sûresi 23. âyette: “Ey Peygamber! (Müslümanlara) De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum; istediğim, ancak yakınlarıma (Ehl-i beytime) sevgidir” (“Şûra”, 42/23). Hz. Peygamber (s.a.v.) bu âyetten kimlerin kastedildiğini, sevgileri ve itaatleri farz olanların kimler olduğunu Müslümanlara beyan etmiştir. Tefsir, hadis ve tarih yazarları bu âyetteki “Kurba” (Peygamber’in yakınları) kelimesinden maksadın, “Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin” olduğunu nakletmişlerdir (Fahruddîn Er-râzî, 2013: 19/449).

Hz. Peygamberin eşlerinden Ayşe diyor ki; “Bir sabah vakti Peygamber evden çıktı. Üzerinde keçi kılından dokunmuş nakışlı bir mırtı bulunuyordu. Hasan geldi, onu içine aldı, Hüseyin geldi, onu da içine aldı. Daha sonra Fatıma geldi onu da içine aldı. En son Ali geldi onu da mırtısının içine alarak ”Ey Ehl-i beyt! Allah sizden, rics’i  sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor” (“Ahzâb”, 33/33) âyeti okudu (es Suyuti, 2012: 12/49).

Hz. Peygamber’le birlikte abaya bürünenlerin sayısı beş olduğundan bunlar Hamse-i Âl-i abâ, Pençe-i Âl-i abâ diye de anılmışlardır. Aba altındaki bu beş kişi Ashab-ı Kisa diye de ifade edilir: Ashab-ı Kisa terimi Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için kullanılan bir lakap ve tabirdir.

Birçok tefsir ve hadis kitaplarında bu âyetlerdeki “Ehl-i beyt”ten maksadın, Peygamber’in Ehl-i beyt’i ve onların da, “Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin)” olduğu açıklanmıştır. Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr adlı tefsirinde, Taberanî’nin, Ümmü Seleme’den şöyle aktarıldığını bildiriyor (es Suyuti, 2012: 12/46–47): “Peygamber, kızı Fatıma’ya şöyle buyurdu: “Kocanı ve çocuklarını benim yanıma getir.” O da gidip onları getirdiğinde, Hz. Peygamber Fedek’ten getirilmiş olan abasını onların üzerine attı ve mübarek ellerini onların üzerine koyup şöyle buyurdu: “Allah’ım, bunlar Muhammed’in ailesi ve soyudur, kendi rahmet ve bereketlerini Muhammed’in ehli ve soyunun üzerine indir; nasıl ki İbrahim’in soyuna indirdin. Şüphesiz ki sen, övülensin, yücesin.” Ümmü Seleme diyor: “Ben de abanın altına girmek ve onlara katılmak istedim ve bunun için abanın bir ucunu kaldırdım. Peygamber abayı benim elimden çekti ve abanın altına girmeme müsaade etmedi ve şöyle buyurdu: “Sen hayır ve saadet üzeresin” (Uludağ, 1989: 306–307).

 

Kaynak: Türk Dünyası ve Hacı Bektaş Veli Dergisi

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz