Hüseyin DEDEKARGINOĞLU *

Benim doğup büyüdüğüm ve çocukluğumun geçtiği Büyükcamili köyü Çorum’un Alaca İlçesine bağlı bir Alevî köyüdür. Her ne kadar bugünkü adını 1895 yılında yapılan camiden almış olsa da köyün eski adı “Dedekargın”dır. 1980’li yıllarda devletin yönlendirmeleri ile Alevî köylerine cami yapma ve yaptırma furyası ilk defa yapılan bir şey değildi. Bu tarihten yaklaşık yüzyıl önce de Alevî köylerine cami yapma ve yaptırma furyası var idi.

Bugünkü adı Büyükcamili olan köy, eldeki kayıtlara göre 19. yüzyılın başlarında Sivas sancağı sınırları içerisinde Hüseyinabad (Alaca) kazasına bağlı Kışlak Karyesi (köyü) olarak geçmektedir. 1813 yılında Dedekargın aşiretinin bir bölümünün Malatya’dan Hüseyinabad’a gelmesiyle mensup olduğu aşiretten dolayı Kışlak Karyesi (köyü) “Dedekargın” adını almıştır. Yani köyün adı “Dedekargın”dır.

1892–95 yılları arasında o zaman Dedekargınların boy beyi olan Hacı Mehmet Bey köye büyük bir ilkokul ve o dönemde Sünnî köylerde bile bulunmayan görkemli bir cami yaptırdı (R/1311). Kız çocuklarının okuma yazma öğrenmesi için kadın öğretmen getirterek kız çocuklarına okuma yazma öğretilmesini sağladı. İlkokul 80 yıl kadar hizmet verip 1967 yılında yeni ilkokulun yapılmasıyla yıkılarak yerine köy muhtarlığı ve hizmet binası yapıldı. Caminin büyük ve görkemli olması ve en önemlisi bir Alevî köyünde cami olmasından dolayıdır ki köyün adı Camili köy diye anılmaya başladı. Alevî köylerine zorla cami yaptırma olayı 1880’li ve 1980’li yıllarda yüzyıl ara ile tekrarlanmıştır. Buradaki zorlama bugün de olduğu gibi dolaylı zorlamadır. Devleti yönetenler “İlla cami yapacaksınız” ya da “Ben size cami yapacağım” diye bir dayatma da bulunmuyor. Ama öyle ortamlar yaratıyor ki sen devletle olan ilişkilerinde zorluklar yaşamamak ve yöneticilerle iyi geçinmek için kerhen (istemeyerek) de olsa onun hoşuna gidecek şeyleri yapmak zorunda kalıyorsun.

Bugünkü adını camiden alan köy 120 yıllık bir camiye sahip olmasına karşın her zaman bayram namazlarında ve cenazelerin kaldırmasında dolup taştı. Diğer zamanlarda pek cemaati olmadı. Bu gün de kapısının üzerinde bir asma kilitle atıl bir bina olarak durmaktadır. Oysa otuz yıl öncesine kadar cemevi olarak belli bir mekân olmadığı halde, köyde bulunan en geniş mekân cemevi olarak düzenlenmekte ve bütün cemler o mekânda yapılmakta idi. Netice olarak kimse hazır cami var diye, oraya gidip ibadet etmiyor. İnancı neyi gerektiriyorsa ona uygun mekânı ve zamanı kendisi sağlıyor.

O tarihlerde köyün nüfusu da 400 hanenin üzerindedir. Daha sonra Türkiye’de idari yapılanma başladığı zaman köyün nüfusunun kalabalık olması sebebiyle Camili ve Dedekargın olarak iki ayrı mahalle gibi kayıtlarda yer almıştır. Şehirleşme sebebiyle köylerin nüfusları azalınca Dedekargın köyü kayıtları Büyükcamili köyüne aktarıldı (Camili köyü Dedekargın köyüne neden aktarılmadı diye de sormak gerekir). Bugün hâlâ eski kimlik ve nüfus cüzdanlarına sahip kimselerin köyü hanesinde Dedekargın yazmaktadır. Büyükcamili ifadesindeki büyüklük caminin büyüklüğünden değil (gerçi cami de büyük); yine aynı aşirete mensup olan kişilerin ikamet ettiği bir mezra olan, Camili köylülerin “Aşağıköy” dediği mezra 1955 yılında muhtarlık olunca büyük köy olan Camili köyünden ayrı olarak tanımlamak için Aşağıköy’e de Küçükcamili denmiştir. Küçükcamili köyünün bugün bile camisi yoktur.

1960’lı yıllardan sonra kullanılmaz hale gelen camiyi köyümüzden hayırsever bir işadamı restore ettirdi. Eksik olan minareyi de yaptırınca dış görünüşüyle de cami şeklini aldı. Daha önceleri cenaze ve bayram namazları için köyde Alevî erkânına göre uygulama yapan, köyden yetişmiş ve ücreti de köylüler tarafından karşılanan bir hoca bulunurdu. 12 Eylül 1980’den sonraki dönemde Diyanet’in kadrolu hocalarına köylerde kadro verilerek imam hatipli hocalar tayin edildi. İlçe Müftülüğü yetkilileri bir Alevî köyündeki bu gelişmeleri yakından takip ediyor ve her türlü desteği yapacağını sık sık tekrarlıyorlardı. Çünkü onlara göre “zındık bir köy imana gelmiş ve İslam’a biraz daha yaklaşmıştı.” Üstelik Büyükcamili köyü o bölgenin önemli ve büyük köylerinden birisiydi. Üstelik Alevî bir köy olduğundan Diyanet için bir örnek oluşturabilirdi.

Köydeki camiye hoca tayininde İlçe Müftülüğü sıkıntı yaşamaktaydı: Çünkü Diyanet’te görevli Sünnî hocalar Alevî köylerde görev almaya sıcak bakmıyorlardı. Galiba Ebussuud fetvalarının etkilerinde kalmış olacaklar ki Alevîlerin kendilerini keseceklerini ya da buna benzer ipe sapa gelmez iddiaların doğru olduğunu zannederek Alevî köylere gitmemek için bin dereden su getiriyorlardı. Nihayet genç bir hoca görev almayı kabul etti. Üstelik genç olan hoca hem de bekâr idi. Ne de olsa bir sıkıntı durumunda arkasına bakmadan kaçması kolay olurdu.

Köye gelen genç hoca birkaç gün ürkek tavırlarla “caminin eksiği-gediği var mı?” diye onları inceledi. Pek eksik bir şey de bulamadı. Çünkü caminin bina kısmı restore edilmiş. Müştemilat ve tesisat kısmı da tamam idi. Hoca namaz vakitlerini bildirmek için ezanları tam zamanında okuyordu. Ama cemaat sıkıntısı vardı. O tarihlerde 200 hane olan köyde cami cemaati olarak 3–5 kişi zor bulundu. Bunların birisi köyde tarım kredi kooperatifinin memuru ki o da Sünnî’ydi. Diğerleri de “Devlet köyümüze hoca yollamış ona karşı ayıp olmasın” diye gelen yaşlılardı. Hocanın gelişinden 2–3 ay sonra köye gittiğimde köylülere sordum:

—Birkaç ay önce köydeki bir cenaze için başka yerden bir hoca getirilmiş ve cenazeyi o hoca kaldırmıştı. Köyde yeni hoca görevlendirildi mi?

Diye sorunca, bir kadın şöyle cevapladı:

—Yeni hocamız geldi. Çok iyi bir hoca gönderdiler.

Düşündüm köyde namaz kılan ya da cami cemaati olan kimse yok. O zaman bu kadın hangi kıstasa göre hocanın iyi veya kötü olduğunu anlayabiliyordu. Bunu öğrenmek için şöyle dedim:

—Hocanın iyi olduğunu nereden anladınız?

—Ezanı hiç aksatmıyor. Çok sık ezan okuyor. Sesi de fena değil.

Bir diğer kadın ilave etti.

—Ezanı hiç aksatmadığı gibi bir de gece okuyor.

İşte ben o zaman gülmeye başladım. Gece ezanından bahseden kadın sordu:

—Neden bu kadar güldün?

Dedim ki:

—Siz su katılmamış tipik bir Alevî köyüsünüz. Bugüne kadar hiç yatsı ezanı duymadığınız için, gece okunan ezanın yatsı vakit ezanı olduğunu bilmiyorsunuz. Onu ekstradan okunan bir ezan sanıyorsunuz.

İşte böyle bir ortamda görev yapan hoca önceleri biraz sıkılmış olsa da, köy halkını tanıdıkça ve onlarla dodtluk kurdukça biraz rahatladı. Hz. Ali’nin bir sözü vardır: “İnsan bilmediğine düşmandır” demiştir. Köylüler de yeni gelen hocaya gerekli saygı ve ilgiyi gösteriyorlardı. Onunla ilişkilerini iyi bir zeminde yürütmeye çalışıyorlardı. Köy kanununa göre zaten köydeki öğretmen ve cami hocası köy muhtarlığı ihtiyar heyetinin doğal üyesi sayılırdı. Köydeki hoca ezan vaktini hiç aksatmadan ezanı okuyor, belki namazını da tek başına kılıyor daha sonra da köy kahvesine gelerek köylülerle sohbet ediyor.

Hoca köye alışmaya, köylü de hocayı tanımaya başladıkça hoca burasının korkulacak bir yer olmadığını buradaki insanların da misafirperver ve iyi niyetli olduğu kanaatine varır.

Temmuz veya Ağustos ayında bir gün annemle babamı ziyaret için köye gitmiştim. Akşama yakın bir vakitte babam her zaman olduğu gibi çilingir sofrasını kurmuş, önündeki tepsinin üzerinde boğma (ev yapımı) rakı ve yanında birkaç meze hafif hafif demleniyor. Hoca da yanına oturmuş birlikte sohbet ediyorlardı. Beni hoca ile tanıştırdılar ve hal hatır faslı geçtikten sonra hoca babama dönerek:

—Ali Dede izin verirsen ben ikindi ezanını okuyup geleyim. Hatta biraz da vakti geçirdik.

Dedi. Babam ise biraz çakırkeyif vaziyette ve hocanın bileğinden sıkı bir şekilde kavramış haliyle şöyle dedi:

—Acele etme gözüm, sonra hepsini birden okursun.

Bizler de hocaya destek olduk ve hocayı babamın elinden kurtararak ezan okuması için gönderdik. Hoca babamın yanından kurtulunca tekrar geri dönmedi. Ama babam daha sonra hocanın gelmediğini anladı ve anama seslenerek:

—Hanım, hoca geri gelmedi. Bugün cuma akşamı (Perşembeyi cumaya bağlayan akşam) cumalığı[1] hocaya gönder.

Dedi. Hoca artık şunu anlamıştı: Burası bir Alevî köyü, artık bu köydekilere kafasındaki İslam anlayışını ve kendisine göre doğru bildiği ibadet usullerini öğretmek için zorlamaya gerek yoktu. Buradaki insanlar inandıkları gibi ibadet ediyorlardı.

Hoca köye iyice alışmış ve çokça zamanı vardı. Tavuk-hindi gibi kümes hayvanları besliyordu. Bunların yumurtasını, etini satarak ek gelir kapısı da oluşturmuştu. Hoca kümes hayvanları yetiştirme işinden başka bir uğraş daha bulmuştu: Köy içindeki boş bulunan ve içine hiçbir şey ekilmeyen bahçede sebze ekiyor, ihtiyacı kadar olanı alıp fazlasını da satıyordu. Hoca iyice köyden birisi gibi olmuştu.  Köylülerle ilişkileri de iyiydi. Herkes hocayı seviyor ve sayıyordu. Hatta hocaya olan sevgilerini ifade etmek için bazen “Yahu hoca Alevî olmuş (Alevî bir aileden) olsaydın. Sana bu köyden bir de kız bulup seni everirdik” türünden iltifatlar ediyorlardı. Hoca köydeki davullu-zurnalı olarak yapılan düğünlerde çok da güzel halay çekiyordu. İşte böyle bir düğünde köylülerden birisi hocaya dedi ki:

—Hoca çok iyisin, hoşsun, marifetlisin, tam bize benzedin ama bir eksiğin var.

—Nedir eksiğim?

—Rakıyı, şarabı içmiyorsun anladık. Bari şu biradan bir yudum al. Burada biz bizeyiz.

—Nasıl olur? Benim görevimle bu iş bağdaşmaz.

Bu tür bahanelerle hoca konuyu kapatmaya çalışır. Ama köylülerin ısrarı üzerine hoca daha fazla dayanamaz ve ikram edilen bir şişe birayı içer. Bunun üzerine köylüler mutludur, hoca da mutludur. Artık köy halkı ve hoca iyice kaynaşmıştır.

Köylüler hocayı her ortamda methetmekte ve hocadan memnuniyetlerini anlatmaktadır. “Hocamız Sünnî ama tam bize göre. Aynen bize benzedi” gibi ifadelerle hocayı övmektedir. Yine bir gün komşu köylerden birisinde bulunan Büyükcamili köyünden bir kişi hocayı övmeye başlamış:

—Bizim hocamız çok iyidir. Bizleri Sünnîleştirmek için abdest, namaz, oruç gibi ibadetlere zorlamaz. Caminin cemaati yok ama o yine ezan saatlerinde ezanını okur. Cenaze hizmetlerinde okuduğu dualarda bile On İki İmam ve Ehl-i Beyt’ten bahseder. Sağ olsun düğünlerimizin hepsinde bulunur.

Diyerek hocayı anlatırken, komşu köylü olanlardan birisi şöyle der:

—İyi güzel hocayı bu kadar methediyorsun. Bize benzedi diyorsun da ben şunu sormak istiyorum: Madem bize benzedi dem de alıyor mu?

—Tabi alıyor. Gerçi rakı, şarap değil ama geçen gün filancanın oğlunun düğününde bir şişe bira içti. Beraber kadeh kaldırdık.

Büyükcamili köyünden olan bu kişinin amacı hocaya zarar vermek değildir. Hocayı methetmek ve memnuniyetini ifade etmek için komşu köyde yapmış olduğu bu boşboğazlık,  dilden dile aktarılarak kısa sürede ilçe müftüsünün kulağına kadar gider. Müftü de hocayı hemen merkeze alır.

Hocanın İlçeye gitmesi ve yerine başka bir hoca atanacağını duyan köy muhtarı Kelle’nin Ahmet hemen ilçeye giderek kaymakamın karşısına dikilir:

—Kaymakam Bey, senin müftü bizim köyün hocasını almış, hemen geri istiyoruz.

Kaymakam bu soru karşısında şaşırır. Çünkü büyük ve eski bir yerleşim yeri olan, üstelik Alevîlerin önemli bir merkezi sayılan bu köyde 100 yıllık bir cami var ve bu cami yeni restore edildi. Müftülük her zaman bu köye destek veriyor. Hatta Kur’an kursu açılması için de teşvik ediyordu fakat köylüler kabul etmemişti. Bu sebeplerden ötürü kaymakam muhtara şöyle der:

—Muhtar, sizin köye bu kadar ilgi gösteren müftü efendi neden sizin köyün hocasını alsın. Belki merkeze gelmeyi hoca istemiştir ya da başka bir sebebi vardır.

—Hayır, Kaymakam Bey, hocanın böyle bir talebi olmadığı gibi, bizim de hocanın alınması için bir talebimiz ve hocadan bir şikâyetimiz yok. Biz hocamızdan memnunuz. Onun tekrar köyümüzde görevlendirilmesini istiyoruz.

Bu konuşmalar üzerine Kaymakam telefonla müftüyü arayarak yanına gelmesini söyler. Müftü kaymakamın makamına gelir. Muhtar da oradadır. Kaymakam müftüye dönerek:

—Müftü Efendi, bak Büyükcamili köyünün muhtarı senden şikâyetçi. Köyün hocasını ilçeye almışsın yerine de başka birisini görevlendirecekmişsin. Muhtar hocayı geri istiyor.

—Kaymakam Bey, muhtar doğru söylüyor, hocayı merkeze aldım. Ama 2–3 güne kadar yeni birisini görevlendireceğim.

Deyince Kaymakam Müftüye:

—Müftü Efendi hocanın köyden bir şikâyeti var mı?

—Hayır, yok Kaymakam Bey

Kaymakam muhtara dönerek:

—Muhtar senin hocadan bir şikâyetin var mı?

—Hayır, Kaymakam Bey biz hocamızdan memnunuz. Hocanın da bizden memnun olduğunu zannediyoruz. Biz başka hoca istemeyiz. Hocamızı geri verin.

Kaymakam tekrar müftüye dönüp:

—Yahu Müftü Efendi ben bu işten bir şey anlamadım. Hoca memnun, muhtar memnun, o halde sorun nedir? Muhtar illa da “Hocayı geri isterim” diyor. Ne diye hocayı yerinden alıyorsun? Deyince, Müftü:

—Kaymakam Bey, işin aslı şöyle: Ne derece doğrudur bilemem ama aldığım duyumlara göre hoca köydeki bir düğünde alkol (Bira) almış. Bu konuyu soruşturuyorum. Doğru olmasa bile böylesi konuların şu’yûu vukûundan beterdir (Böyle bir olayın dedikodusu, aslından bile tehlikelidir) bize zarar verir. Madem muhtar acilen hoca istiyor, 2–3 gün beklemeden hemen şimdi birisini görevlendiriyorum. Muhtarla beraber köye gitsin.

Kaymakam müftüden aldığı bu cevabı yeterli bulmuş olacak ki, muhtara dönerek:

—Eee Muhtar bak bir sebebi varmış.

Deyince Muhtarın “Kaymakam Bey, böyle bir şey doğru olamaz. Ya bizi sevmeyen ya da hocayı sevmeyen birisi yalan söylemiş, dedikodu etmiş. Ne biz hocaya böyle bir teklifte bulunuruz ne de Hoca böyle bir teklifi kabul eder. Bu anlatılanlar tamamen asılsız” demesi beklenirken,

Köyün muhtarı Kelle’nin Ahmet bunların hiçbirisini demedi, yalan söyleyemedi. Kendine has, mensubu olduğu topluğa has üslupla bir cümle ile cevapladı Kaymakamı:

—Kaymakam Bey, biz onu bu hale getirinceye kadar neler çektik.

 

* Dede Garkın Ocağı Dedesi, Ankara. E-posta: hdedekargin@gmail.com

[1] Perşembeyi cumaya bağlayan gecelere Cuma akşamı denir. Bu akşamda evde ne pişerse, o yemekten bir kişinin yiyeceği kadarı ölen yakınlarından birisinin payı olarak evinde yemek pişmemiş birisine gönderilir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz