Tevellâ ve teberrâ Arapçada kelâmî bir kavram olup birbirine zıt kavramlardır. Alevî/Bektaşî eserlerinde gerek tevhid, adalet, nübüvvet, mead gibi inanç esasları olsun gerekse imamet, takiyye, Ehl-i beyt sevgisi, tevellâ ve teberrâ gibi inanç ilkeleri, gerekse de ibadet, nikâh, cem, dâr, semah, ikrar ve musahiplik gibi bütün inanç, ibadet, muamelat, âdab ve erkânın Kur’an’dan âyetlere dayandırıldığı görülür (Dindi, 2015:140).

Anadolu coğrafyasındaki bin yıllık tarihimize baktığımızda muktedir olanların bütün baskılarına rağmen yüzyıllardır bu inancın günümüze taşınmasında teberrâ anlayışının önemli yeri vardır. Örnek: Cemlerde okunan bütün deyiş ve düvazlar Ehl-i beyt’e sevgi ifade eder yani tevellâdır. Cemlerdeki Kerbelâ-sakka suyu bölümünde okunan mersiyelerde, deyiş ve düvazlarda başta Yezid ve Muaviye olmak üzere teberrâ kapsamında görülenlere lânet okunur. Bu nefret ve lâ’net Hz. Muhammed’e, Hz. Ali’ye ve onların soyuna yapılan haksızlıklar ve zulümlere karşıdır (Ulusoy, 1986: 211).

Zileli Ceyhunî (1847–1912) bir şiirinde şöyle demektedir:

Rah-ı hakikate dil oldu bende

Biz sırrı (İllâ)nın tevellâsıyız

Merd olan namerde olmaz şermende (utangaç)

Biz onların evvel teberrâsıyız (Özmen, 1998: 4/432)

Günümüz Alevî/Bektaşî eserlerinin bazılarında tevellâ-teberrânın II. Akabe Biatı[i] ve Hudeybiye Biatı[ii]‘ndan kaldığı (Tur,2012:453–454), bazılarında ise Kur’an ve hadislerden kaynaklandığı ifade edilir (Çiftçi, 2005:76; Tur, 2012: 453–454).

Hz. Peygambere; I. ve II. Akabe Biatları ile Hudeybiye Biatı olmak üzere üç defa Biat yapılmıştır. I. Akabe Biatı, Mekke’de, miladi 621 yılında yedi kadın, beş erkeğin katılımıyla gece yapılmıştır. Bunların tamamı önceden Müslüman olmuş kimselerdir. Kadınların çokluğundan ötürü, bu olaya “Biatun Nisa” denilmiştir. II. Akabe Biatı ise, Medine’de, miladi tarih 622 yılında gece vakti yapılmıştır. Bu Biat’a ikisi kadın yetmiş beş Medineli katılmış, Biatin düzenli olması için, içlerinde 12 kişi nakip hizmetine seçilmiştir (Önkal, 1989: 211). Hudeybiye Biat’ı 628 yılında Hac için Mekke’ye yapılan yolculuk esnasında Hudeybiye’de Sidre ağacı altında yapılmıştır. 1524 kişinin katıldığı bu Biat’ta el yerine ağaç dalı kullanılmıştır. Bu nedenle, bu Biat’a “Şecere-i Rıdvan Biat’ı” denir. Bu Biat’ta da “Tevellâ, Teberrâ” yemini yapılmıştır (Kaya, 1989: 114).

Tevellâ ve teberrâyı “Alevîliğin eski bir uygulaması” olarak tanıtan (Zelyut, 2005: 341) veya “Kötülüklerden kaçıp iyiliklere yaklaşmak” şeklinde anlamlandıranlar da vardır (Birdoğan, 1991: 224). Bir Bektaşî babası tevellâ ve teberrâyı şöyle tanımlamaktadır: “Emr’i Bil Maruf ve Nehyi Anil Münker” yani iyiliği emretmek ve kötülükten men etmek (Güngör, 2007: 181–182). Şiîlikte de tevellâ; Hz. Muhammed ve soyu ile onları sevenleri sevmek, teberrâ; Hz. Muhammed ve soyunu sevmeyenler ile sevmeyenleri sevenleri sevmemektir.”

Tevellâ-teberrâ konusunda Irène Mélikoff’un görüşü ise şöyledir: “Oniki İmam’a derin saygı -ki İran’da olduğu biçimde, tam anlamıyla Oniki İmam esaslı bir Şiîlik söz konusu olmadığından, ilk bakışta araştırmacıyı yanıltan budur- Kerbelâ şehitlerine bağlılık (culte); Ali’nin düşmanlarına lânet, yani teberrâ, Ehl-i beyt dostlarına muhabbet, yani tevellâ, hep Safevîlerden gelmedir. Teberrâ ve tevellâ, Safevî propagandanın temelini oluşturmaktadır” (Mélikoff, 1993: 131).

Tevellâ

Tevellâ: Arapça bir sözcüktür. Vela sözcüğünden türemiştir. Birini dost tutma, dost edinme, sevgi duyma anlamındadır. Hz. Ali ve soyunu dost sayanlara bir başka ifadeyle  Ehl-i beyt’e sevgi duyanlara yakınlık anlamına gelen  tevellâ  sözcüğü kullanılır. Tevellâ, kişiyi Hz. Peygamber ve Ehl-i beyt’e yakınlaştırır. Oradan da mutlak birliğe eriştirir. İnsanın erişebileceği manevi mertebelerin en yükseğini ifade eden tevellâ, insanın gerek nefsinde gerekse içinde yaşadığı toplumda yaşamı boyunca yıkıcılıktan, zulümden ve kendini kendi tehlikesinden arındırmış olduğunu ifade eder. Dolayısıyla tevellâ dostluk ve sevgiyi kabul etmek anlamına gelir. Tevellâ düşüncesi eserlerde kimi zaman bir sır olarak algılanmış ve bu sırra ermek için Hz. Ali ve Ehl-i beyt nezdindeki sevgi ve muhabbet vasıtasıyla bu sırra yani Hakk’a vasıl olunacağı belirtilmiştir. Bu vuslat düşüncesinin bir sonucu olarak ise Ehl-i beyt sevgisinin “nûr-i celi” apaçık bir nur olarak kişiyi hakikate ulaştırmada önemli bir fonksiyon üstleneceği belirtilmiştir. Eserlerde münkir olanlardan uzak olunması, ahdine yani tevellâ öğretisine sadık olmayan kişinin dost ve arkadaş edinilmemesi gerektiği; Hz. Ali ve Ehl-i beyt’e muhabbet beslemeyenlerle asla ülfet kurulmaması şeklinde ifadelere rastlanılmaktadır. (Teber ve Çalkan, 2019: 94). 16.yüzyıl şairlerinden Kul Himmet’in bir deyişi:

Ali benim mahımdır

Kâbe kıblegâhımdır

Mirac’daki Muhammed

Benim padişahımdır (Aslanoğlu, 1995: 123)

Alevîlik ve Şiî öğretide tevellâ sevmek, tasdik ve uyum, kabul etmek; Allah, Peygamber ve İmamların velayetine boyun eğmek, gerçekte Allah yolunda sevmek anlamında kullanılmakta ve genellikle Allah düşmanlarına düşmanlık anlamında olan teberrâ kavramı ile birlikte kullanılmaktadır.

Ehl-i beyt’i sevmek Hz. Muhammed’i, Hz. Muhammed’i sevmek ise Allah’ı sevmektir. Ehl-i beyt’e yapılan itaat Hz. Muhammed’e, Hz. Muhammed’e yapılan itaat Allah’adır.

Kur’an-ı Kerîm ve Hadislerde Tevellâ:

Hz. Peygamber ve Ehl-i beyti’ne sevgi beslemek, müminlerin birbirlerine sevgi duymaları gibi kavramlar Kur’an-ı Kerîm’in üzerinde vurgu yaptığı konulardandır. Bununla ilgili olarak aşağıdaki âyetleri örnek olarak verebiliriz:

“İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da O’na ortak koşanlar vardır. Onları, Allah’ı severcesine severler. Müminlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi!” (“Bakara”, 2/165).

“Ey iman edenler! Babalarınız ve kardeşleriniz, eğer imana karşı inkârı seviyorlarsa, onları dostlar edinmeyin. İçinizden onları dost edinenler zalimlerin ta kendileridirler” (Tevbe, 9/23). Tercüme: Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.

Ehl-i beyt’i sevmek Peygamberimizin risalet görevinin ücreti olarak tanıtılmıştır: “De ki: Sizden, tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum, istediğim, ancak yakınlarıma/Ehl-i beytime sevgidir” (“Şûrâ”, 42//23).

Çok sayıdaki hadiste başta Hz. Muhammed (s.a.v.) olmak üzere Ehl-i beyt’e muhabbet ve sevgi beslemek farz bilinmiştir. Seyyid Haşim Bahrani, Hz. Ali ve öteki Ehl-i beyt imamlarına sevgi ve muhabbet babında Ehl-i sünnet tariki ile 95, Şia tariki ile ise 52 hadis nakletmiştir. Fazıl b. Ruzbehan’ın tabiri ile Ehl-i sünnet’te de Peygamber ve onun Ehl-i beyt’ine tevellâ ve onun düşmanlarına teberrâ tüm müminlere farzdır ve müminler onları kendilerine vali (veli) ve işlerinin tasarruf edicileri bilmez veya onların düşmanlarına Teberrâ göstermezlerse mümin değillerdir. Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurdu: Beni kendisinden daha çok sevmeyen kimse Allah’a iman getirmemiştir. Benim Ehl-i beytimi kendi ehlinden daha çok sevmeyen kimse de öyledir. Benim zatımı kendi zatından daha çok sevmeyen Allah’a iman getirmemiştir (İlel-uş Şerai, I, 140; Bihârü-l Envâr, 27/86).

Hz. Ali şöyle buyurdu: Her kim biz Ehl-i beyt’in dostlarından veya düşmanlarından olduğunu öğrenmek istiyorsa kalbini şununla imtihan etsin: Eğer bizi sevene muhabbeti varsa bizim düşmanlarımızdan değildir. Eğer kalbinde bizi sevenlere düşman ise bizim dostlarımızdan değildir (Bihârü-l Envâr, 27/53; Emali Müfid, 334; Emali Tusi, 72).

İmam Cafer-i Sadık şöyle buyurdu: Her kim bize layık olduğumuzdan aşağı bir nispeti veren biriyle oturur veya bize yüz çeviren birini methedip överse. Veya bizimle irtibatını kesen biriyle irtibat kurar veya bizimle irtibat kuran birinden irtibatını keser veya bizim düşmanlarımızla dost olursa. Veya bizi seven birisiyle düşman olursa gerçekten de Kur’an’ı ve Hamd süresini indiren Allah’a kâfir olmuştur (Emali Saduk, 111; Bihârü-l Envâr, 27/52; Mişkat-ul Envar, 84).

İmam Musa-i Kâzım şöyle buyurdu: “Mümin kardeşlerin birbirlerini ziyaret etmelerinden şeytan için daha öldürücü bir şey yoktur. İki mümin insan birbirini ziyaret eder Allah’ı yâd edip bizim faziletlerimizden anlattıklarında şeytanın yüzünde et kalmayarak hepsi dökülür. Onun ruhu bu şiddet ve dertten acıyla feryat eder. Gökteki melekler ve cennetin hazinedarları onun bu feryadını hissedip onu lâ’netlerler ve şeytana lâ’net etmeyen hiçbir mukarreb melek kalmaz” (Kuleynî, 2007: 188).

Teberrâ

Teberrâ, tefauul vezninden ve berae kökünden aslı teberru olan Arapça bir mastardır. Sözlükte “hastalıktan kurtulup şifa bulmak; sevilmeyen biriyle ilgiyi kesip ondan uzaklaşmak” anlamlarındaki ber’ (bür’, bürû’) kökünden türeyen ve aynı manaya gelen teberrînin (teberrü’) karşıtı “sevmek, severek bağlanmak” anlamına gelen velâyet kökünden türeyen tevellîdir. Tevellâ-teberrâ şeklinde kullanılır.

Teberrâ özellikle Şiî çevreler ve bazı İslamî fırkaların nezdinde inançsal bir öğreti ve dini bir davranış biçimidir. Allah ve Ehl-i beyt’e, Ehl-i beyt soyundan gelenlere ve bunları sevenlere düşmanlık gösterenleri, fenalık edenleri sevmeme, bunları sevenleri de sevmeyip onlardan uzak durma şeklinde tanımlanır. Alevîliğin temel ilkelerinden biri olarak görülür ve Alevî anlayışında önemli yeri bulunan meşhur bir tabirdir.

Dini inanç gruplarının ibadetle beraber kabul edilen bir diğer özelliği de aidiyet duygusudur. Bu duygu Alevîlerde o kadar kuvvetlidir ki, bunu yüzeysel bir gözlemle bile tespit etmek mümkündür. Aidiyet bilincinin yüksek olmasının nedenlerinden birisi de Alevîlerin tarihi süreçte merkeze karşı çevre hareketini temsil eden karşı kültür konumunda oldukları için defalarca maruz kaldıkları şiddetin yarattığı “mazlum ve mağdur olma” psikolojisidir. Alevî âşıkların bu psikolojiyi saz ve söz ile birlikte ustalıkla kullanmalarıyla gelişen sözlü kültürün bu birikiminin tevellâ ve teberrâ inancıyla birleştirmesidir (Yazıcı, 2011: 90; Yıldız, 2004a: 315–316).

Kur’an-ı Kerîm ve Hadislerde Teberrâ

Kur’an-ı Kerîm çeşitli sûrelerde şirkten, putperestlikten beraatin ölçüsünü belirlemiş ve şirk ve dalaletin liderlerini ve onların tanrılarını teberrânın tasdiki ve numunelerinden saymıştır. Mümtehine sûresinde Hz. İbrahim ve takipçilerinin teberrisinden söz etmiş ve şöyle buyurmuştur: “İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir” (“Mümtehine”, 60/4).

“Ya Muhammed, sana (gereken bu) bilgi geldikten sonra, artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki: Haydi, gelin de oğullarınızı ve oğullarımızı, kadınlarınızı ve kadınlarımızı, kendinizi ve kendimizi çağıralım, sonra da dua edelim ve Allah’ın lâ’netini yalancıların üstüne okuyalım (“Âl-i İmrân” 3/61).

Bu âyet, Hz. İsa’nın tanrılığını savunan Necran Hristiyanlarından bir gruba karşı, Hz. Muhammed’in torunları Hasan ve Hüseyin’le İmam Ali’yi ve kızı Fatıma’yı da yanında götürerek tartışması üzerine inmiştir. Âyette “oğullarımız”dan maksat, torunları Hasan ve Hüseyin’dir ki Allah tarafından, Resül-i Ekrem’in oğulları sayılmaktadır. “Kadınlarımız”dan maksat, Hz. Fatıma’dır. “Kendilerimiz” den kastedilen de, Mü’minlerin Emiri Hz. Ali’dir. Ve Ali, Hz. Muhammed’le birlikte zikredilmiş, O’nun kendi öz nefsi sayılmıştır. Teberri-teberrâ meselesinin Kur’an’dan hadislerden bir tanımı var. Burada anlatılmak istenen iyi olandan yana olmak ve kötü olandan uzaklaşmak. Bizim için iyi olan “Pençe-i Âl-i abâ”dır. Mesela adam öldürmek kötüdür. Ondan teberri etmek uzaklaşmak lazımdır.

Alevî/Bektaşî inancında yola ikrar verecek olan kişilerin yola kabulünde rehber ve musahipler mürşidin önünde iki diz üzeri oturur. Üçünün de sağ ellerinin başparmakları, birbirine ittikâ’ ederek bir yerde bulunduğu hâlde, mürşidin sol elinin altında içtima eder, yani mürşid sol eliyle o üç parmağı birleşmiş olarak kavrar. Mürid olacak canın bir eli de, altından mürşidin eteğine yapışmış olduğu hâlde tevellâ ve teberrâ üzerine ikrar verilir ve bununla manevî sözleşme gerçekleşmiş olur. Artık her şey hoş görülür. El Ahzab 33/33 âyeti kerimesi hükmünce ikrar veren zat, tevellâ ve teberrâsı üzerinde daim oldukça her türlü büyük ve küçük günah kirlerinden kurtulduğu anlatılır, şüpheli imandan kurtulur (Ahmet Rıfkı, 2013: 241).

İmam Musa-i Kazım şöyle buyurdu: “Mümin kardeşlerin birbirlerini ziyaret etmelerinden şeytan için daha öldürücü bir şey yoktur. İki mümin insan birbirini ziyaret eder Allah’ı yâd edip bizim faziletlerimizden anlattıklarında şeytanın yüzünde et kalmayarak hepsi dökülür. Onun ruhu bu şiddet ve dertten acıyla feryat eder. Gökteki melekler ve cennetin hazinedarları onun bu feryadını hissedip onu lanetlerler ve şeytana lâ’net etmeyen hiçbir mukarreb melek kalmaz” (Kuleynî, 2007: 188; Bihâru-l Envar, 63/25).

Hz. Muhammed’in tevellâ-teberrâ konusunda bazı hadisleri;

“Ya Ali, sen benim dünyada da ahirette de kardeşimsin” (Buhârî, 4/41).

“Ey insanlar, siz Muhammed’e hürmetinizi Ehl-i beyt için de gösteriniz” (Buhârî, 7/ 367).

İmam Ali buyurdular; “Allah için sevmek, Allah için buğz etmek imanın erkânındandır” (el-Harranî, 2011: 377).

[i] Ahmet Önkal, “Akabe Biatları” TDV İslam Ansiklopedisi, 2: 211, (Peygamber Hz. Muhammed ile Medineli bir topluluk arasında yapılmıştır. Mekke’nin 3 kilometre yakınlarında bulunan  Akabe  adındaki bölgede gerçekleştiği için bu ismi almıştır. Birinci Akabe Biatı 621, ikincisi ise 622 yılında gerçekleşmiştir.)

[ii] Hudeybiye Biatı: Hudeybiye Antlaşması, 628 Martında Medineli Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan barış antlaşmasıdır. Hudeybiye ismini imzayı attıkları yakın köyün isminden almıştır. Bu antlaşma ile Mekkeliler Müslümanları hukuken tanımıştır.

Hüseyin Dedekargınoğlu-Yol Haber Kuruluşu

Bu yazı daha önce Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Dergisinde neşredilmiştir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz